Meltem Kofoğlu:” Postmodernizm ve Büyük Usta Bilge Karasu”

  • 16 Şubat 2019

Vakit bol bundan sonra. Vakit çok. Ölmek için de, bir şeyler yapmak için de, vakit bol, çok, çok bol. Bolluğun değeri, anlamı olmayacak ölçüde bol. Ne yapmalı bu vakti? Bir şeyler yapmalı, bir şeyler kurmalı. Ama kurmak… Kurmak için, kurmak gücünü bulmak için… ”[1]

                                                                Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Bilge Karasu

  İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitiren Bilge Karasu Edebiyat ile felsefeyi ustalıkla harmanlayarak başarılı bir denge içinde kaynaştırmıştır. Bilge Postmodernist anlayışı en iyi işleyen yazarlarımızdandır. Kendine özgü bir dil anlayışı geliştirerek bir çok Türk edebiyatçısını derinden etkilemiştir.Türk öykü ve romancılığına yeni bir soluk getirmiştir. Yazınsal tür ve biçimleri reddeden bir anlayışı benimsemiştir. Öyle ki, son dönemlerinde yazdıklarına “metin” diyerek, türlerden uzak durduğunu belirten yazarın öyküleri kapalı ve zor metinler olarak nitelenir. Kendini kolaylıkla ele vermeyen derinlikli bir biçimi tercih eden ustanın edebî kişiliğine geçmeden önce postmodern akımın genel olarak ne olduğuna bir bakalım.

Postmodern kelimesinin sözlük anlamı modern ilerisi demektir. Postmodern edebiyat genelliği yıkar, bütünlüğü parçalar, evrenselliği yerellik olarak değiştirir, kuralları da kuralsız hale getirir. Mantık yerine akıl ötesini seçer. Özneldir. Kendi başına buyruktur yani özgürdür. Postmodernizm üst-kurmaca, çoğulcu anlatım, eş zamanlı olarak yer verilen karşıt kullanımlar, masalsı anlatım, popüler ve geleneksel unsurların bir arada olması, imgesel anlatım, yazarın sesinin silikleşerek okurun üretici konuma geçmesi, zamanı ve mekânı yitiriş gibi özellikler içerir.[2]

 Postmodern edebiyatın bünyesinde yıkıcılık olsa da postmodernistlerin amaçları modern akımı yıkmak değildir. Eğer modern akım olmasaydı postmodern akım hiç ortaya çıkamayacaktı. O yüzden modern akım için süregelen kurallar postmodern akım için de geçerlidir. Elbette arada farklar vardır.Mesela postmodernizm, modern akımdan daha süslüdür. Anlatımı daha güçlü kılacak olan kelime oyunlarına başvurur. Zaman ile oynar ve geriye dönüşler yaşatır. En önemli özelliği ise modern edebiyatta seyirci olarak kalan okuyucu postmodern edebiyatta romanın içindedir. Kesinlikle popüler edebiyata da girmez, çünkü özünde bireysel bir anlayış vardır.[3]

                                   Bilge Karasu’nun Edebî Kişiliği                  

Türk edebiyatında postmodern öykü ya da roman denince akla ilk gelen isimlerdendir.

Postmodern akımı felsefe ile birleştirmiş ve Nietzsche tadında eserler ortaya çıkarmıştır.

Bağlı olduğu akım dolayısıyla bilinç akışı, üst kurmaca ve metinler arasılık gibi teknikler kullanmıştır.

En önemli eseri “Gece” adlı öykü kitabı gösterilir.

Eserlerinde bireyi işlemiştir. Bireyin bilinçaltını, bireyin sorumluluklarını ele almıştır. Günlük hayatın rutinlerine ve rutinlerin açmazlarına yer vermiştir.

İşlediği konular inanç ya da inançsızlık, sevgi, dostluk, tutku, yalnızlık, korku ve ölümdür.

Bu kavramları işlerken başarılı bir birey – toplum ilişkisi kurmuştur.

Bireyin iç dünyasının irdelendiği, bunalımlarının, toplumla çatışmasının işlendiği öykülerinde özgün anlatımıyla bir biçim ustasıdır.

Tam bir dil ustasıdır. Öz Türkçe kelimeleri özenle kullanır, gerekirse kendi kelimelerini oluşturur.

Düşüncelerini yazıya olduğu gibi aktarmada ustadır.

Türkçe felsefe yapabilen ve okuru zorlayan bir yanı vardır. Varoluşçu felsefede Türk edebiyatının en önemli temsicilerindendir.

Yaptığı tasvirler herkes için değil, kendisi ve öykü – roman kahramanları içindir. Bu bakımdan da aslında “hiçliği” tasvir edebilen bilge bir yazardır.

Türkçe’yi esnetebildiği kadar esnetmiştir. Okuru da  zorlayabildiği kadar zorlamıştır.

Üst kurmaca metinler yazar.

Her öyküsüne kendisinden bir şey katan bu sebeple de gerçek özgünlüğü gerçek taklit edilemezliğe ulaşan bir yazardır.

Onun eserlerini anlamak için net bir felsefe ve edebiyat bilgisi gerekir. Bilge Karasu yazdıkları üzerine kafa yorulması gereken ve ciddi anlamda anlaşılması zor olan bir yazardır. Sevilen birkaç yapıtına bir göz atalım.

Karasu’nun dergilerde çıkan ilk öykülerinin bazıları “Troya’da Ölüm Vardı” (1963) adlı kitabında bir araya gelir. Bu kitabı kuran öyküler, bağımsız birer öykü olarak okunabileği gibi, bir araya getirildiklerinde zaman-mekansal ya da atmosferik bir bütünlüğün parçaları olarak da okunabilir. Bunun için de “Troya’da Ölüm Vardı”, dünya edebiyatında modernizmin anıt ismi James Joyce’un “Dubliners” yapıtını anımsatır. Her bir öykü, bir karakterin ya da bir durumun psikolojik, etik, varlıksal boyutlarıyla kuşatılmasına ve betimlenmesine yönelik bir edebi deneme niteliğindedir.
Karasu, bu ilk yapıtında bundan sonraki diğer yapıtları boyunca izleyeceği yolun taşlarını döşer. Merkezde Karasu edebiyatının sorunsalları durur bu ilk kitapta: İnsanlar arasındaki sevgi, yalnızlık, kıskançlık duyguları.

1970 yılında çıkan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”, yalnızca Bilge Karasu’nun bu verimli döneminin doruğu değil, modern Türk edebiyatının ve dünya edebiyatının en güzel metinlerinden biridir. Bizans  putkırıcılığı döneminde yaşayan iki keşişin, Andronikos ve İoakim’in, inanç- inançsızlık, geçmiş-gelecek, baskı-özgürlük ikilemleriyle sarsıcı bir biçimde karşılaşmasını anlatan “Ada” ve “Tepe” adlı iki öyküyle “Dutlar” adlı bağımsız bir öykünden oluşur “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”.
Bu iki keşişin içinden geçmek ve yüzleşerek katlanmak zorunda olduğu temel sorun, Bilge Karasu’nun hem edebi etkinliğe hem de varoluşa dair her zaman yedeğinde taşıdığı sorunsallardır: Yaşam kurmak ve yapıt kurmak. ‘Kurmak’ fiili, Bilge Karasu’da doğrudan hayat ve aynı zamanda doğrudan edebiyat ile olan bağı içinde düşünülür ve işletilir. Yoğun ve dengesizliklere açık ilişkiler içinde sağlam bir temel üzerine bir yapı kurmak nedir ve mümkün müdür? Hem ilişkiye girilen ötekiyi ezmeye, baskılamaya çalışmadan birlikte yaşamak; hem de ötekinin benliğe getirdiği bütün düzensizliğin içinde bir düzen kurabilmek nasıl mümkündür? 

Tümden bir varoluş krizini sorgulayan, anlatan “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”nı, Karasu’nun masallar dönemi olarak adlandırabileceğimiz dönemi izler. Bir ibret dersi vermek ya da bir öğretiyi billur bir biçimde aktarmak masalların temel özelliğidir. Bu etik kaygı Bilge Karasu’nun tüm yapıtlarında olduğu gibi masallarında da vardır.
“Göçmüş Kediler Bahçesi”nde toplanan modern masalların her biri, insan ilişkilerinin bir biçimi üzerine odaklanır. Sözgelimi, yiyenin hiç yalan söyleyemediği çiçekleri arayan bir bilgini anlatan “Alsemender” masalı. Bu masal hakikat-yalan ikiliği karşında kişinin edinebileceği tutumları ve bu tutumların sonuçlarını öyküler. Yine bir başka masal, “Usta Beni Öldürsene!”de Karasu usta-çırak ilişkisini ve bu ilişkiden doğan sevgi, gelenek, gelecek ve yaşam kurma hallerini anlatır. Bu masal, Barış Pirhasan’ın aynı adlı filminin de çekirdeğini oluşturmuştur.

“Gece” (1985) adlı romanı, hem Bilge Karasu edebiyatı içinde hem de Türk edebiyatı bağlamında üstkurmaca mantığını çok yetkin bir biçimde yazıya döken, hem modernizmin hem postmodernizmin temel düğümlerini oluşturan gerçeklik-kurmaca, yaşamak-yazmak ikilikleri arasındaki denklemi birçok boyutuyla işleyen bir yapıttır.
Roman ‘Gecenin işçileri’ olarak adlandırılan bir grup karakterin neden olduğu bir terör halini anlatır. “Gece” bir belirsizlikler metnidir. Mekan, zaman, anlatıcının kimlikleri roman boyunca anlaşılması güçtür. Karasu bu güçlüklerle “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı”ndan bu yana gelen baskı-özgürlük, inanç-inançsızlık sorunsallarını irdeler.[4]

Karasu Gece”de metne yepyeni bir ses ve ritim kazandırır. Karasu’nun Türkçe tutkusu; yapıtlarının diline sanki bir tat, koku, bir ses ve doku aşılar. Karasu’nunki akıl yürütmeye ya da felsefe yapmaya çabalamayan, duyulara da seslenen yoğun bir dildir. Okur sürekli kendini bir şiir diliyle karşı karşıyaymış gibi hisseder. Bu dil, sözcükleri ve cümleleri işler sanki. Gereksiz bir cümle ya da bir sözcük hiç yoktur. Tek bir sözcük bile fazla değildir. Duyumsaldır. Yalnızca akıl yürütmeye ya da felsefe yapmaya çabalamayan, duyulara da seslenen bir dil… “Gece”de sözgelimi, “Hangi ayna kendimizi gösterecek bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları gibi,” der. Burada belittiği gibi eserleri, kendimizi ‘doğru düzgün’ görebilmek ve inceleyebilmek için bakılması gereken ayna niteliğindedir.

“Bilge Karasu Aramızda” adlı Metis yayınevinden çıkan kitap, yazarı tanımak isteyenler için Bilge Karasu adına armağan olarak yazılan değerli bir kaynaktır. “Bilge Karasu, okurla metin arasına –yazarın sonradan söyleyecekleri de dahil– başka seslerin girmemesi gerektiğini düşünürdü. Bizim de bu kitabı hazırlarken niyetimiz, Bilge Karasu’yu okura tanıtmak ya da açıklamak değil, onu özleyenlere bir el vermekti.”, der tanıtım bülteninde.[5]

Bilge Karasu için söyleyeceklerimizi temelde toparlarsak; yazılarında en çok ‘felsefe’ taşıdığı halde felsefeyi edebiyatına taşıtmayan, yazılarında dengeye büyük önem veren Türk edebiyatının büyük ustasıdır. Onun edebiyat dünyasına girmek, derinlikler ve zenginlikler ülkesinde heyecanlı bir yolculuğa çıkmak demektir. Yolculuğun sonunda bir ruh eğitiminden geçmiş gibi birçok yaşam sırrının anahtarını da elimize alırız.

Kaynaklar: 

Metis Yayıncılık / Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı /Bilge Karasu [1]

İletişim Yayınları / Türk Edebiyatında Postmodernist Açılımlar /Yıldız Ecevit [2]

Birikim Dergisi Sayı:124 / Postmodernizm ve Kent/Murat Sevinç [3]

Milliyet/Kültür- Sanat/Kitapsız, Kedisiz ve Onsuz 15 Yıl/Semiha Şentürk /[4]

Metis Yayıncılık/ Bilge Karasu Aramızda / Müge Gürsoy Sökmen [5]

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ