İhsan BARAN: ‘’Dünyayı Budayan Zihinler!’’

  • 28 Ocak 2019

                               

                                                        FATMA N.

  1. Hemen her dönemde şiirde sıkça kullanılan sözcükler(mekân/olay adı/siyasal değişimin öne çıkardığı duygu vs.) vardır. Bu günden örnek verecek olursak, ‘park’ sözcüğü sıklıkla kullanılan bir sözcüktür. Çağrıştırdığı anlamın değişimi de etkili olmuştur hiç şüphesiz. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz? Kendi şiirinizde ‘ortak çağrışım gücüne(hüzünlendirici, mutlandırıcı vb.)’ sahip, asıl anlamının birtakım olaylar sonucu değişip farklı bir çağrışıma evrilen, sözcükleri kullanıyor musunuz? Günümüzde yazılan şiirin ortak imgeleri/mazmunları var mıdır?

Fatma N. Ortak olan veya olacak olandan kaçınma, imtina etme çabasının içinde buluyorum kendimi. İçinde olduğumuz akışın, dönemlerin, trendlerin tuzağı var elbette… düştüğümüz oluyor. Halbuki ortak sese meyledeceksek biri yazsın diğerlerimiz de sadece onu okusun, diye düşünüyorum. Şiiri misyoner metni olarak görmüyorum. Olup biteni kendi dilime, şiirin gerçeğine kendi dilimde çevirebileceğimi görmek istiyorum. Değilse yazılanı okumak yetmeli bana…

     Etkinin, etkileyicinin şiire boca edilmesindeki kabalığı, beşinci, altıncı kitaba gelince ‘’ben yazdım oldu’’yu, benzerliği, tekrarı her şiir yazan kendi yazdığı üzerinden sorgulamalı.

     Siyasal, toplumsal, kültürel değişimler, nedenler elbette dili, sesi, imgeyi etkiler. Amaç onları kullanmak, göstermek değil, şiir yazmak olunca bunda bir beis yok. kadın cinayetleri, savaşlar, göçmenlerin yaşadıkları ve daha bin türlü hayatı cehenneme çeviren olayı, olguyu, geziyi dile pelesenk etmekle şiir yazmak arasında bir mesafe var. Eğer konu şiirse o mesafe önemlidir.

  • Türk Şiiri genel anlamda bir ‘tepki’ yoluyla gelişen/genişleyen/öncekinden ayrılan/bağını koparan/koparmaya çalışan bir şiir olmuştur. İki binlerde yazan insan sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Altmış/yetmiş doğumlu olanlar da yazıyor; seksen/doksan doğumlu olanlar da. Hatta iki bin doğumlu kişilerin de yazdıklarını görüyoruz. Bu çeşitlilik içinde belli bir yönelimden söz etmek mümkün müdür? ‘’Soylu Yenilikçi Şiir’’, ‘’İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu’’, ‘’Madde Akımı Manifestosu’’, ‘’Dördüncü Yeni Şiir Bildirisi’’, ‘’Yenibinyıl Şiir Bildirisi’’ gibi çıkışlar oldu. Bunların şiir üzerinde etkili olduklarını söyleyebilir miyiz? İki binli yılların şiiri kendinden önceki dönem şiirinden kopabildi mi? Bir kopma olduysa bu kopmanın çıkardığı ‘ses’i nasıl, hangi kavramlarla tanımlayabiliriz?

Fatma N. Kendi adıma diyebilirim ki ‘’tepki’’yi değil, ama kopuşu ve başlangıçları değerli buluyor, seviyorum. Elbette ilginç bulmak, sevmek hiç yetmez. Baki Asiltürk’ün söz ettiği cesaret, kendi ivmesi ve devinimi ile o başlangıcı neşet ettirir. Neşetten sonra o manifesto yazılsa yeridir. Bu, büyük başlıkların, afilli adların hevesi tatmin etmesi olarak kalmamalıdır(çünkü öyle kaldığı oldu). Yoğunlaşmanın, göze almanın dibini bulmak iddiadan, kuramdan, bildiriden önce gelebilse keşke. ‘’Hadi bakalım!’’ dendiğinde şiir, evet orada olabilse ya da ‘’aaa.. fakat şiir yok’’ olması an meselesi olmasa…

     Kopuş mu, ayrılık mı var desem, değerlendirmek harcım değil, diye lafı gevelemek istemiyorum. İroni, biçimsel denemeler, çağrışım zenginliği; daha kendi çıkışlı, ama henüz muğlak bir şiir beliriyor kayboluyor, beliriyor geri çekiliyor. Kıyameti koparan bir şiir yok, ama şimdilik demeyi unutmadan. Yeni bir lirizm belki ihtiyaçtır…

     Gençler, yazdıkları üzerine odaklanarak düşünmeyi, kılı kırk yapmayı, kaosa rağmen itinayla sevebilirlerse değerlendirmeyi en doğru yapanlar onlar olur, diye düşünüyorum.

  • Şiirin, tel örgüyle, duvarla, sopayla vb. şeylerle bir geometrik şeklin içine hapsedilemeyeceğini biliyor herkes. Aksi olsaydı, bu gün şiir tek bir yataktan akan bir nehir görüntüsünde olurdu. Şiir estetiği, şiirin yazıldığı dönemle mi ilişkili? İlişkiliyse şiiri bir kalıba sokma uğraşı doğru olur mu? Genel geçer(şiirin ağzına kilit vurmayacak) bir estetik anlayışını ortaya koyacak etmenler nelerdir?

Fatma N. Kalıbının insanı(adamı, deniyor) olmak, diye bir deyim aklıma geldi. Sanki şöyle: mühendislik harikası bir kalıp çıkarılıyor( kalıp var olana göre çizilir genellikle) ve onun içini doldurarak biz ve uygun olmaya kurulmamız bekleniyor. Şiirin böyle bir pratiği ve teorisi bırakalım olmasın. Nehir bir deprem sonucu yatağını değiştirebilir, yani o kadar doğal ve kaçınılmaz… Ne yapıyor, yapmasın denilemez. Kızıl ağaçların değil de söğütlerin arasından akacaksa mesele, söğütlerin nehre rükuya eğilip eğilmemesinde…

     Şiir estetiği yazıldığı dönemli ilgili değil, hele sınırlı hiç değil. Dönemin estetiği şiirler ilgili… bak bu olabilir… genel geçerlilikten söz etmiyorum. Farklılığın, riskin utangaçlığından, tereddütünden; inceliğin girişkenliği ve şaşkınlığından söz açmaya çalışıyorum.

  • Şiir dili günlük dilden farklı olmalıdır, anlayışı büyük oranda kabul görülen bir düşüncedir. Fakat bu konuda göz ardı edilmemesi gereken bir durum var; sözcüklerin çağrışım gücü şiirin temel yapı taşları arasındadır, belki de en önemlisidir. Tam burada ‘Şiir Dili’’ ve ‘’Günlük Konuşma Dili’’ ayrımı ortaya çıkar. Sözcükleri yontmak, yeni anlamlar yüklemek, Türkçenin sağladığı olanaklardan faydalanmak, yapım eklerinin sözcüklere(cümlelere) kattığı/katacağı anlamı fark etmek varken, işlevini/işlerliğini/kullanım değerini yitiren bazı sözcükleri alıp şiirde kullanmak ‘iyi şiirin’ yapı taşları arasında sayılıyor bu gün. Halk arasında konuşulan dilden kopup eskimiş sözcükleri kullanmak mı yoksa var olan dili alıp işlemek mi, hem yeni bir şiir dili hem de şiir dili/konuşma dili ayrımını ortaya koyar? 

Fatma N. Bir aralar üç yüz sözcükle konuştuğumuzdan, yazdığımızdan sıkça yakınılırdı. Şimdilerde teknolojik anlatımın sunduğu olanaklar(!) tırpanından söz ediyoruz. Şiir dili ve günlük dil ayrımı önceki yüzyıllar şiirine bakışımızdaki saray dili, halk dili tasnifini getiriyor akla. Saptamalardan önce Fuzuli’yi, Nedim’i, Yunus Emre’yi, Pir Sultan’ın ‘’deme’’lerini niye çok okuduğumu bilmeye yoğunlaşırım. Şiir dilinde altın ayar, mihenk taşı olmazsa olmaz değil midir? İnce ayar, doz…

     Bana gelince… üç yüz sözcük dışında kaldı diye ‘’meleke’’ sözcüğünden, eğer şiirle birbirlerini karşılıklı sevdilerse vazgeçmem.

     Son kertede var olan dili alıp işlemenin cazibesi, doyuruculuğu mevcut; fakat onu yapabileceğimize biz kim inandıracak.   

  • Czeslaw Miloz diyor ki, ‘Şiir nedir ki, insanları ve ulusları kurtarmıyorsa eğer?’’. Şiirin kaynaklarına bakacak olursak, her şair kendi coğrafyasını bir şekilde şiirinde anlatır/anlatmıştır. Coğrafyayı/kıtayı/ülkeyi/bölgeyi/şehri ve insanı göz önünde bulundurursak ‘şiir’in sesi’ kavramına da varır mıyız? Varıyorsak/varabiliyorsak aynı ülke içerisinde yazılan şiirlerin ses açısından farklılık (bölge, şehir) gösterdiğini, gösterebileceğini ve yine şiirin dilsel bir sınırı olmadığını da kabul etmiş olur muyuz? Türkçe yazılan ve Türkçeye çevrilen şiirleri okuduğunuzda şiirdeki “sesin” giderek bir görev edinmiş/edinmeye çalışan bireyin sesi olduğunu ileri sürmek mümkün müdür? Bunu kanıtlar nitelikte şiirler var mıdır? Yazılıyor mu halâ?

Fatma N. Şiir, yazandan kendini kurtarabiliyor mu acaba? Soru böyle olsa kim bilir ne yanıtlar veririz. Ulusları kurtarmasından vazgeçtim, yazanı kurtarabilir mi?

     Olanı biteni esenliğe dönüştürmek… şiir, Miloz’un dediğini yapmasa da şiir olmaya devam eder.

     Her türlü mekanın, coğrafyanın, iklimin, kültürün şiirin sesini oluşturması(belirlemesi değil) bana göre sınır değil, imkan. Sorumlu hissetmeye, evet dedim de kutsayanlarda olmadım. Şiire görev yüklemek… bunu gerekli bulanlar var. kimse şiirin, emir erinin yerine ulaştırması gereken bir not olduğunu düşünmüyor, eminim. Ama yanından yöresinden geçmek bile şiiri araçsallaştırır, araçsallaştırıyor…

  • Biliyorsunuz, şiir gündeminden eksik olmayan bir konudur, gelenek konusu. Gündemde olması şiirin kanallar yoluyla akan, aktarılan olmasıyla ilintilidir diyebiliriz. Geleneğe bir de şu açıdan bakalım; Şairlerin, gerek şiir içine gerekse şiir başına/sonuna yaptıkları alıntıları düşünecek olursak, metinlerarasılık (şiirlerarasılık) hakkında ne söylemek istersiniz? Yapılan ‘’alıntılar’’ ‘o şiire’ nasıl/ne tür bir katkı sağlar? Özellikle ‘şiirin içine yapılan alıntılar’dan, bir alıntı sonucu yazılan (tamamlanan) şiir/ler savını öne sürebilir miyiz? 

Fatma N. Gelenek önemlidir deniyorsa eminim öyledir ve benim sınavı geçemeyeceğim yerden sormuştur kendisini. Buna karşın diyebilirim ki nehir bir yerlerde menderesler oluşturarak, diğer arazide kanyondan geçerek, az aşağıda yeraltı suyu olarak ve alabildiğine umulmadık bir yerdeki gözelerden çıkarak sürecekse, sürdürülebilirlik, devamlılık değildir.

     Metinlerarasılığa, şiirlerarasılığa meylettiğim olmadı ama bir dizeyi, iki cimleyi geçmeyen alıntılar yaptım. Dolgu malzemesi tehlikesine karşı azami çırpınarak… demek ki şiirin anlam ve ses bütünlüğünü tamamladığını düşündüm, düşünüyorum.

  • “Yaşça büyük şairlerin çoğunun gençleri izlemediğini ya da yeterince izlemediğini biliyoruz. Bu her zaman böyle olmuştur.” Bunu, Cemal Süreya bir söyleşisinde dile getiriyor. Burada yaş sınırı olarak “30 Yaş”ı almak isterdim ama Cahit Sıtkı’ yı kırmamak adına 35 diyelim. Şairlerin birbirlerini yeterince takip etmemesi gerçekliği olan bir konu mu? Bazen geleneği aşmak, ondan farklı bir şiir ortaya koymak, kendisine alan oluşturmaya çalışırken kendinden önceki şiirin (şairin) gücüyle karşılaşan ve bu durumdan “yaşlı (önde) şairin” sorumlu olduğunu düşünen, bu nedenle o şairin(birçok) şiirlerini okumadığını hatta kötü bulduğunu dile getiren birtakım konuşmaları duyabilmek mümkündür. Sosyal medya bu durum için biçilmiş kaftandır. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Şairlerin birbirini yeteri kadar okuduğunu düşünüyor musunuz? Okumanın ve okumamanın şiire katkıları nasıldır? Nasıl olur?

Fatma N. Okuma bariyerlerim arasında ‘’yaş’’ yok… sadece, gençleri daha merakla okuyorum.

     Şiir okumanın yazmakla ilişkisini o bilinen hikayeye bağlı olarak kurabilirim; ‘’bin şiir ezberle, tümünü unut, sonra yaz…’’ Unutup yazacaksak okuduklarımızdan daha fazla ne şiire katkıda bulunabilir!

     Okuduğum diğeri üzerine bir duygu oluşuyor bende elbette. Buna bağlı olarak ya tekrar okuyorum ya elimden bırakıyorum. Diğerlerinin neyi, nasıl yazdığı üzerine düşünmekten çok, kendiminkinin ‘’ne’’liğine didikleniyorum. Bu, benim çarem…

     Şairlerin birbirini yeterince okumaması bir şehir efsanesi mi yoksa olağan mı? Bu konuda ne diyeyim şimdi! Bu, bizim okumakla ilgili sorunumuzun bir parçası olabilir. Okumamak, ötelemek, görmezlikten gelmek kendine alan açmanın değil, kendini kandırmanın bir yolu ki bu en son ihtiyacımız olan bir hüsn-ü talil sanatı…

     Sosyal medya bir debelenme alanı yaratmak için oluşturulmuş olabilir belki. Şiir tepelenmediği sürece debelenebiliriz de… Ben o sahada zaten şiir veya başka bir estetik boyut ummadım.

  • Şu açıktır ki, sanatın her dalı birbirinden etkilenmiştir. Fotoğrafı, hem bir ölü (mezar) hem bir canlı (anı) olarak ele alırsak, şiir ve fotoğraf arasında bir bağdan/etkilenmeden söz edebilir miyiz? Nasıl bir etkileşim olmuştur? Ya da şöyle düşünelim; insan hayatında önemli bir yere sahip olan fotoğrafa ‘şiir’ diyebilir miyiz? ( kişinin çizip çektiği şeyleri dışarıda tutarak )

Fatma N. Bir resim, bir film karesi şiire çıkış noktam olmadı, ama dize oldu. Bir şiirle yoğrulurken, haşır neşirken bir fotoğraf da gözlerimin arkasından, dibinden bakmaya; gözlerimin ardında kalmaya denk gelmişse neden olmasın. Fotoğrafa şiir demeyi hiç düşünmemiştim. Bir de öyle bakmayı deneyebilirim.

  • Bakın şimdi şu sayacağım şeylerin/ Okulu yok (S. Kudret Aksal):

Fatma N. ‘’Veronica’nın İkili Yaşamı’’ filminde Veronica şöyle der: Yapmam gerekeni hep hissederim… bunun okulu yok

     ‘’Hadeez’’ sanırım farsça bir sözcük. İçe doğan ışık demek. İçe doğan bilgi anlamına da gelebilir: sezgi… bunun da okulu yok.

     Bütün istinat duvarları çöküyor diye böğürmenin okulu yok…

                                                                 ÇİĞDEM SEZER

  1. Hemen her dönemde şiirde sıkça kullanılan sözcükler(mekân/olay adı/siyasal değişimin öne çıkardığı duygu vs.) vardır. Bu günden örnek verecek olursak, ‘park’ sözcüğü sıklıkla kullanılan bir sözcüktür. Çağrıştırdığı anlamın değişimi de etkili olmuştur hiç şüphesiz. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz? Kendi şiirinizde ‘ortak çağrışım gücüne(hüzünlendirici, mutlandırıcı vb.)’ sahip, asıl anlamının birtakım olaylar sonucu değişip farklı bir çağrışıma evrilen, sözcükleri kullanıyor musunuz? Günümüzde yazılan şiirin ortak imgeleri/mazmunları var mıdır?

Çiğdem Sezer: İmgenin olmazsa olmazı, sözcüklerin gündelik anlamlarının dışındakini de kapsama-çağrıştırma gücü… Sanırım sormak istediğiniz bu değil; sözcüğün, dönemsel bazı durumlara, olaylara gönderme yapıyor olması. Olabilir elbette. Yapılıyor da! Ama  “evrilme” nin  tam gerçekleşebildiğini söylemek zor. “İşaret etmek” diyebiliriz belki. Benim “şiir”den anladığımsa böyle bir şey değil. Genel hakkında konuşmak çok iddialı olur. Kendi adıma yanıtlamam gerekirse, sanırım böyle bir durum yok. “Ortak çağrışım gücü” ne yaslanmak, şiirin dışına düşmek değil mi, peşinen!

  • Türk Şiiri genel anlamda bir ‘tepki’ yoluyla gelişen/genişleyen/öncekinden ayrılan/bağını koparan/koparmaya çalışan bir şiir olmuştur.İki binlerde yazan insan sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Altmış/yetmiş doğumlu olanlar da yazıyor; seksen/doksan doğumlu olanlar da. Hatta iki bin doğumlu kişilerin de yazdıklarını görüyoruz. Bu çeşitlilik içinde belli bir yönelimden söz etmek mümkün müdür? ‘’Soylu Yenilikçi Şiir’’, ‘’İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu’’, ‘’Madde Akımı Manifestosu’’, ‘’Dördüncü Yeni Şiir Bildirisi’’, ‘’Yenibinyıl Şiir Bildirisi’’ gibi çıkışlar oldu. Bunların şiir üzerinde etkili olduklarını söyleyebilir miyiz? İki binli yılların şiiri kendinden önceki dönem şiirinden kopabildi mi? Bir kopma olduysa bu kopmanın çıkardığı ‘ses’i nasıl, hangi kavramlarla tanımlayabiliriz?

Çiğdem Sezer: Daha önce benzer bir yanıt vermiştim de eleştirenler olmuştu; olsun, umurumda değil. Gerçek şu ki ben şiirin kendisiyle ilgileniyorum. Kuramlar, dönemler, adlandırmalar bağlamıyor beni. Yazabileceğimin en iyisini yazarım. Ötesini zamana bırakırım. Kim, hangi başlık altına almış, almamış… Bunu yapması gerekenler şairler olmamalı. Akademisyenler, eleştirmenler… Tam anlamıyla bir “kopma” dan söz edilemez elbette ama günümüzde “farklı”, “güncel”, “yenilikçi” adına ne derseniz deyin, böyle bir gayretkeşlik görüyorum. İroni deseniz, değil. Akla hayale gelen gelmeyen ne kadar “enteresan” sözcük varsa alıyor içine. Ama bir bağlamı yok! Kopma mı bu? Yenilik mi?  Sorunuzun giriş cümlesine (“Türk Şiiri genel anlamda bir ‘tepki’ yoluyla gelişen/genişleyen/öncekinden ayrılan/bağını koparan/koparmaya çalışan bir şiir olmuştur.”) kendi adıma, katılmadığımı söylemeliyim. Evet, bir tepkidir şiir, bir reddediştir ama kendinden önceki şiiri değil;  dayatılan yaşama biçimini, yaşamı algılamaya yönelik dayatmayı reddediştir.

  • Şiirin, tel örgüyle, duvarla, sopayla vb. şeylerle bir geometrik şeklin içine hapsedilemeyeceğini biliyor herkes. Aksi olsaydı, bu gün şiir tek bir yataktan akan bir nehir görüntüsünde olurdu. Şiir estetiği, şiirin yazıldığı dönemle mi ilişkili? İlişkiliyse şiiri bir kalıba sokma uğraşı doğru olur mu? Genel geçer(şiirin ağzına kilit vurmayacak) bir estetik anlayışını ortaya koyacak etmenler nelerdir?

Çiğdem Sezer: Klasik bilgidir içeriğin biçimi belirlediği. Ve meşhur el-eldiven örneği…Daha gençken epey kafa yormuştum buna, sonra vaz geçtim. Şiir kendi yolunu, biçimini buluyordu çünkü. Değişen algılar, farklılaşan yaşam biçimleri, teknolojik gelişmeler…Bizi biz yapan her ne varsa, zamanla değişiyor ve bu da doğrudan değilse de dolaylı olarak yansıyor şiire. Biçimsel olarak da içerik anlamında da… Estetik anlayış da yaşamı algılama biçimiyle ilişkili. Gecekondulardan, “mahalle kültürü”nden sonra geldiğimiz yer; akıllı binalar. Ekonomik sosyal durum değişmekle birlikte, algı değişmiyor. Kimi erişiyor, kimi erişmek istiyor. “Ev” anlayışımızdaki bu somut farklılık, soyut düzlemde de etkin oluyor kuşkusuz. Lirizmi “tü kaka” olarak gören, geleneğe burun kıvıran bir anlama-anlatma çabası… İlginç olansa, lirizme ve geleneğe karşı koyduklarını düşünürken de bunlardan yararlanıyorlar, çoğunluk!

  • Şiir dili günlük dilden farklı olmalıdır, anlayışı büyük oranda kabul görülen bir düşüncedir. Fakat bu konuda göz ardı edilmemesi gereken bir durum var; sözcüklerin çağrışım gücü şiirin temel yapı taşları arasındadır, belki de en önemlisidir. Tam burada ‘Şiir Dili’’ ve ‘’Günlük Konuşma Dili’’ ayrımı ortaya çıkar. Sözcükleri yontmak, yeni anlamlar yüklemek, Türkçenin sağladığı olanaklardan faydalanmak, yapım eklerinin sözcüklere(cümlelere) kattığı/katacağı anlamı fark etmek varken, işlevini/işlerliğini/kullanım değerini yitiren bazı sözcükleri alıp şiirde kullanmak ‘iyi şiirin’ yapı taşları arasında sayılıyor bu gün. Halk arasında konuşulan dilden kopup eskimiş sözcükleri kullanmak mı yoksa var olan dili alıp işlemek mi, hem yeni bir şiir dili hem de şiir dili/konuşma dili ayrımını ortaya koyar? 

Çiğdem Sezer: Şiir söz konusuysa, kesinlemelerden kaçınmalı derim. Her ikisi de olabilir, “yerinde” ve “  gerektiğince” elbette. Kullanımdaki dile yeni anlamlar, çağrışımlar yüklemek, olması gereken. Ama “halk arasında kullanılan” “eskimiş” sözcükleri kullanmak neden yanlış olsun? O “eskimiş  sözcük” e eskimemiş, yepyeni anlamlar katabiliyorsanız… Hatta bazen sadece şiirin ritmini oluşturmaları açısından bile kabul edilebilir. Kaldı ki aynı şey yabancı dilden gelip şiire giren sözcükler için de geçerli; yersiz-gereksiz kullanıldığında “özenti” olarak kalır ama bazen de “cuk” oturur.

  • Czeslaw Miloz diyor ki, ‘Şiir nedir ki, insanları ve ulusları kurtarmıyorsa eğer?’’. Şiirin kaynaklarına bakacak olursak, her şair kendi coğrafyasını bir şekilde şiirinde anlatır/anlatmıştır. Coğrafyayı/kıtayı/ülkeyi/bölgeyi/şehri ve insanı göz önünde bulundurursak ‘şiir’in sesi’ kavramına da varır mıyız? Varıyorsak/varabiliyorsak aynı ülke içerisinde yazılan şiirlerin ses açısından farklılık (bölge, şehir) gösterdiğini, gösterebileceğini ve yine şiirin dilsel bir sınırı olmadığını da kabul etmiş olur muyuz? Türkçe yazılan ve Türkçeye çevrilen şiirleri okuduğunuzda şiirdeki “sesin” giderek bir görev edinmiş/edinmeye çalışan bireyin sesi olduğunu ileri sürmek mümkün müdür? Bunu kanıtlar nitelikte şiirler var mıdır? Yazılıyor mu halâ?

Çiğdem Sezer: Başkaları da “şiir insanı-ülkeyi kurtarmaz” der. Her ikisi için de haklı-haksız yanlar ileri sürülebilir. Yalnızca bunlardan yola çıkarak şiirin sesi’ne varmak, eksik olur. “Görev edinen ses” le yazılan şiirler de var, öyle olmayanları da. Ama bu “görev edinmek” kavramı, benim şiir anlayışıma ters düşüyor. Ben, şiirin sınırsızlık anlayışı ile yazılacağını düşünenlerdenim. Dilsel anlamda da içerik anlamında da. “Görev” ya da o “göreve denk ses” kendiliğinden oluşuyorsa ne ala! Değilse, gereksizdir bana göre. Buna da itiraz edenler oluyor, olsun. Sahici bir şiirse yazdığınız (kendi adıma yapmaya çalıştığım budur)  zaten sizin her tür duygu ve anlayışınızdan izler taşır. Zorlama bir kabullenişle olmaz bu. Coğrafyanın şiirin sesine yansıması olağan değil mi? Bu, kuşkusuz bir “sınır” değil “içerme” olarak anlaşılmalı.

  • Biliyorsunuz, şiir gündeminden eksik olmayan bir konudur, gelenek konusu. Gündemde olması şiirin kanallar yoluyla akan, aktarılan olmasıyla ilintilidir diyebiliriz. Geleneğe bir de şu açıdan bakalım; Şairlerin, gerek şiir içine gerekse şiir başına/sonuna yaptıkları alıntıları düşünecek olursak, metinlerarasılık (şiirlerarasılık) hakkında ne söylemek istersiniz? Yapılan ‘’alıntılar’’ ‘o şiire’ nasıl/ne tür bir katkı sağlar? Özellikle ‘şiirin içine yapılan alıntılar’dan, bir alıntı sonucu yazılan (tamamlanan) şiir/ler savını öne sürebilir miyiz? 

Çiğdem Sezer: Gelenek, doğası gereği biz kabul etsek de etmesek de var olmaya devam eder, edecek. Ama o da -çok yavaş olmakla birlikte-  değişen dünya-yaşam algısından payını alır. Bu notu düştükten sonra yanıtlayacak olursam; alıntılar şiiri tamamlamaz ama derinleştirebilir, ufkunu genişletebilir. Ya da öyle olmalıdır. Her ikisinin de örnekleri vardır; bazı alıntılar şiiri farklı bakış açılarıyla da okumaya olanak sağlarken, bazıları yalnızca “kenar süsü” olarak kalır. Olması gereken, ilkidir elbette. Böyleyse, hiçbir itirazım olmaz. Alıntıların-metinlerarasılığın şiire ne kattığını genelleştirerek açıklamak zor. Tek tek örneklerden yola çıkıp somutlaştırılmalı. Bunu burada yapmak olanaksız ama diyebilirim ki genel anlamda yine yerinde-gereğince olursa, metinlerarasılık şiiri zenginleştirir.

  • “Yaşça büyük şairlerin çoğunun gençleri izlemediğini ya da yeterince izlemediğini biliyoruz. Bu her zaman böyle olmuştur.” Bunu, Cemal Süreya bir söyleşisinde dile getiriyor. Burada yaş sınırı olarak “30 Yaş”ı almak isterdim ama Cahit Sıtkı’ yı kırmamak adına 35 diyelim. Şairlerin birbirlerini yeterince takip etmemesi gerçekliği olan bir konu mu? Bazen geleneği aşmak, ondan farklı bir şiir ortaya koymak, kendisine alan oluşturmaya çalışırken kendinden önceki şiirin (şairin) gücüyle karşılaşan ve bu durumdan “yaşlı (önde) şairin” sorumlu olduğunu düşünen, bu nedenle o şairin(birçok) şiirlerini okumadığını hatta kötü bulduğunu dile getiren birtakım konuşmaları duyabilmek mümkündür. Sosyal medya bu durum için biçilmiş kaftandır. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Şairlerin birbirini yeteri kadar okuduğunu düşünüyor musunuz? Okumanın ve okumamanın şiire katkıları nasıldır? Nasıl olur?

Çiğdem Sezer: Durumu sosyal medyanın yarattığı kaos ortamından ayrı değerlendirmek gerek.  Ve her iki tarafın bakış açısını ihmal etmeden düşünce üretmek. Yalnızca “yaşlı” şair gençleri okumuyor değil ki; gençler de yeterince okumuyor! Şu var ama bir kesim, günümüz şiirine taa gerilerden bakıyor hâlâ; kendi başladığı yerden. Bu da ister istemez görüş bulanıklığına neden oluyor. Anlamadığını reddetme kolaycılığına düşüyor.  Bu, her dönem var olan sorunlardandır. İki kuşak önce de benzer yakınmalar vardı kuşkusuz. Bunları ifade ettikten sonra şunu söylemek isterim ki şiirde kimse kimseye alan oluşturmak zorunda değil! Haksızlık yaptığımı düşünüyor olabilirsiniz ama ben öyle olmadığını iddia ediyorum.   Eğer “şiir ve iktidar”  ya da bazı “güç odakları” vb. gibi şeyleri işaret ediyorsanız, kabul. Bunların olmadığını kimse söyleyemez ama bunu oluşturan koşullar da önemli. Üstelik bu yapıların içinde yalnızca “yaşlı şair” ler yok. Kaldı ki “yaşlı” dediğiniz şair de benzer yollardan geçmiştir muhtemelen.

     Ben yeterince okuyor muyum? Gençleri yani. Seçici kurul üyelikleri nedeniyle genç arkadaşların bazılarının dosyalarını-kitaplarını okumak zorundayım. Bazı isimleri de özellikle merak edip okuyorum. Ama hepsine ulaşmam olanaksız. Okumak ve okumamak’ın şiire katkıları nasıl olur’u düşünmek bile gereksiz. Okumadan nasıl olur?  Elbette okumalı ama öyle olmamış şeyler yazılıyor ki! Şaşırmamak olanaksız! “Hiç mi kitap okumamış, hiç mi şiir okumamış bu?” diyorsunuz. Yalnızca gençler değil söz ettiklerim –ki onların yapıyor olması deneyimsizlikleri ile açıklanabilir belki-  birkaç kitabı olan, şiiri enikonu bilen isimlerde de bu şaşkınlığa düştüğüm oluyor. Dahası, bir süre sonra dergilerde vb. mecralarda o şiirlerle ilgili “övgü” metinleri yayımlanıyor art arda.  Şiir yazmak bir zorunluluk değil ki! Kısacası, konu genç-yaşlı konusu değil sadece. Çok daha derinde bir yara ama biz kendi yaramıza bakalım, derim. Şiir orada çünkü!

  • Şu açıktır ki, sanatın her dalı birbirinden etkilenmiştir. Fotoğrafı, hem bir ölü (mezar) hem bir canlı (anı) olarak ele alırsak, şiir ve fotoğraf arasında bir bağdan/etkilenmeden söz edebilir miyiz? Nasıl bir etkileşim olmuştur? Ya da şöyle düşünelim; insan hayatında önemli bir yere sahip olan fotoğrafa ‘şiir’ diyebilir miyiz? ( kişinin çizip çektiği şeyleri dışarıda tutarak )

Çiğdem Sezer: Fotoğraf da diğer tüm sanat dalları gibi şiiri etkileyebilir. Ama nasıl şiirsel bir film şiir değilse, fotoğraf da değildir. Sanatlar birbirini etkiler, ikame etmez! Etkileşim o dur ki, fotoğrafa bakan şair göz, ondaki şiiri görür, duyumsar.  Hepsi bu! Kaldı ki doğanın köşe bucağı nice şiirsel fotoğraflarla bezeli!

İ. Bakın şimdi şu sayacağım şeylerin/ Okulu yok (S. Kudret Aksal):

Çiğdem Sezer:

Şiire varmanın,

yalnızlığı içselleştirmenin,

başkasının acısını acın bilmenin,

incitmeden rekabet etmenin,

kendi varlığını gerçekleştirebilmenin,

dürüstlüğün,

kardeşliğin;

aslında hiçbir güzelliğin okulu yok!

HÜSEYİN PEKER

  1. Hemen her dönemde şiirde sıkça kullanılan sözcükler(mekân/olay adı/siyasal değişimin öne çıkardığı duygu vs.) vardır. Bu günden örnek verecek olursak, ‘park’ sözcüğü sıklıkla kullanılan bir sözcüktür. Çağrıştırdığı anlamın değişimi de etkili olmuştur hiç şüphesiz. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz? Kendi şiirinizde ‘ortak çağrışım gücüne(hüzünlendirici, mutlandırıcı vb.)’ sahip, asıl anlamının birtakım olaylar sonucu değişip farklı bir çağrışıma evrilen, sözcükleri kullanıyor musunuz? Günümüzde yazılan şiirin ortak imgeleri/mazmunları var mıdır?

Hüseyin Peker: Hemen her dönemde bazı kelimelerin sıklıkla kullanıldığı, bazı kelimelerin şairler arasında tutkuya dönüştüğü görülmüştür. Bu dönemle de ilgilidir bir bakıma. Osmanlı döneminde elbet bilgisayar deyimleri şiire sokulmamıştır. Kısacak diyeceğim uygarlık değişimlerinin şiir sokulan kelimelerle de ilgisi var.

     Benim her dönem tutkun olduğum, daha doğrusu çok çeşitli çağrışımlarla bana yardımı ve katkısı olan tutkulu olduğum sözcükler var. Örneğin ‘mermer’ kelimesini şiirde kullanmayı çok seviyorum. Belki yontuya eşlik ettiği için, şiirin bir yanının yontu sanatıyla ilgisi bulunduğundan.  Ama daha çok, mermerin tarihi kapsayıcı anlamı doğrultusunda. Belki mermerle ifade ettiğim şey, tarihi de kolayca içine alıyor, ya da bana öyle görünüyor.

     Rüzgar kelimesini her şair çok sever ve sık kullanır, o şairlerle ortak paydamız. Bizi bir yerlere çekip götürmesi anlamında aşkımızdır. Hep yel değirmeni gibi rüzgarla yol alan varlıklarız. Belki bilmeden tutkunu olduğumuz bir sözcük bu.

     Karanfil’i sık kullanmasam da acımtırak tadıyla, kırmızı rengiyle yüreğe batan keskin bir anlam taşıması nedeniyle gül kelimesine tercih ederim. Arkadaş kelimesi de baş tacımız. Biz hep dost olalım dedik, yerdeki karıncayla, uzun boylu kavak ağacıyla…

  • Türk Şiiri genel anlamda bir ‘tepki’ yoluyla gelişen/genişleyen/öncekinden ayrılan/bağını koparan/koparmaya çalışan bir şiir olmuştur. İki binlerde yazan insan sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Altmış/yetmiş doğumlu olanlar da yazıyor; seksen/doksan doğumlu olanlar da. Hatta iki bin doğumlu kişilerin de yazdıklarını görüyoruz. Bu çeşitlilik içinde belli bir yönelimden söz etmek mümkün müdür? ‘’Soylu Yenilikçi Şiir’’, ‘’İmgeci Toplumcu Şiir Manifestosu’’, ‘’Madde Akımı Manifestosu’’, ‘’Dördüncü Yeni Şiir Bildirisi’’, ‘’Yenibinyıl Şiir Bildirisi’’ gibi çıkışlar oldu. Bunların şiir üzerinde etkili olduklarını söyleyebilir miyiz? İki binli yılların şiiri kendinden önceki dönem şiirinden kopabildi mi? Bir kopma olduysa bu kopmanın çıkardığı ‘ses’i nasıl, hangi kavramlarla tanımlayabiliriz?

Hüseyin Peker: Şimdi burada dediğiniz birçok ölçüde doğruya yakın yerlerde. Türk şiirinde çok sıklıkla çoğalan topluluklar, varlıklarını kanıtlamak adına birtakım yeni söylemler altında birleşiyorlar. Bunun adı da olabiliyor tabi, ama yenilik dediğimiz şeyin içerikte ve biçimde yolunu çizdiği ve kendini belli ettiği gerçeği de unutulmamalı. Yani(… manifesto) demek yetmiyor. Birleşen ve çoğalan grupların yöntemlerinde de araştırılması gereken bir şey var. Ben bu kabarmaların biraz da toplumsal yansımalar olarak çoğaldığını ve yön değiştirdiğini düşünürüm. Başarılı olma şansları az demem, işin doğasına aykırı. ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ dendiği gibi. Ben iyi ve sağlam yönsemelerden, yol bulmalardan yanayım. Edebiyatın kuru gürültü olarak geliştirilmesine de karşıyım genelde. Genç çoğalmaların 2005’lerde ‘Heves’ dergisi çevresinde toplanan bir grup genç tarafından başarılı bir şekilde karşı çıkış olarak uygulandığını söyleyebilirim. Ahmet Güntan’ın varlığı da etken tabi bu dediğime. Ama şimdilerde Natama, Duvar vb. dergilerde parçalanmışlık arz etseler de, çıkışları gayet ilginç olarak yazın tarihinde yerini aldı.

  • Şiirin, tel örgüyle, duvarla, sopayla vb. şeylerle bir geometrik şeklin içine hapsedilemeyeceğini biliyor herkes. Aksi olsaydı, bu gün şiir tek bir yataktan akan bir nehir görüntüsünde olurdu. Şiir estetiği, şiirin yazıldığı dönemle mi ilişkili? İlişkiliyse şiiri bir kalıba sokma uğraşı doğru olur mu? Genel geçer(şiirin ağzına kilit vurmayacak) bir estetik anlayışını ortaya koyacak etmenler nelerdir?

Hüseyin Peker: Şiirin özgür olduğunu biliyorsunuz. Dönemsel bir hapsolma ne şaire yakışır ne şiirin yürüyen sürecine. Zaten şiirin birlikte yürütülen bir hareket olarak tasarlanmasının ucunda da bir yanlış var: Az önce ki soruda da söz ettiğimiz ‘Heves’ hareketindeki Mehmet Öztek’in de Ali Özgür Özkarcı’nın da şair olarak; Utku Özmakas, Erhan Altan’ın da denemeci olarak aynı yolda savaş verdikleri halde, sonuçta ürünlerinin aynı yerlere dağıldığını ve gelişme gösterdiği ortadadır. Hatta toplumsal hareketlere de bakacak olursak, gezi hareketine her şairin bakışı, tepkisi ve savunması farklıdır. Kısaca, şairi hiçbir zincir aynı yolda eğitemez. Sopa ve makası aynı tutan şaire rastlamadım, karşılaşmak da istemem böyle birbirinin kopyası kimliklerle.

  • Şiir dili günlük dilden farklı olmalıdır, anlayışı büyük oranda kabul görülen bir düşüncedir. Fakat bu konuda göz ardı edilmemesi gereken bir durum var; sözcüklerin çağrışım gücü şiirin temel yapı taşları arasındadır, belki de en önemlisidir. Tam burada ‘Şiir Dili’’ ve ‘’Günlük Konuşma Dili’’ ayrımı ortaya çıkar. Sözcükleri yontmak, yeni anlamlar yüklemek, Türkçenin sağladığı olanaklardan faydalanmak, yapım eklerinin sözcüklere(cümlelere) kattığı/katacağı anlamı fark etmek varken, işlevini/işlerliğini/kullanım değerini yitiren bazı sözcükleri alıp şiirde kullanmak ‘iyi şiirin’ yapı taşları arasında sayılıyor bu gün. Halk arasında konuşulan dilden kopup eskimiş sözcükleri kullanmak mı yoksa var olan dili alıp işlemek mi, hem yeni bir şiir dili hem de şiir dili/konuşma dili ayrımını ortaya koyar? 

Hüseyin Peker: Elbette şiir dilini konuşma dilinden, gazete aksanından kurtarmak gerekir. Bakın öykü dilinde, bugün şiir diline yakın bir yürüyüş var. Roman öyle değil, ama öykü şiirle atbaşı ilerliyor, dil bağlamında. Bunu dışında, şiir dili şairden büyük katkı bekliyor. Bu soruyu sormanızda sanki şiir diline bazı kısıtlama ve sınırlamalar istediğiniz, beklediğiniz kanısına kapıldım. Ben de aksini düşünüyorum. Şiirde dilimiz alabora edelim. Tam çalkalanmış bir zorlama gidelim. Yoksa eski biçemlerle uğraşmaktan yoruldu zihinler. Yeni anlatım olanakları bekliyor. Farklı çağrışım kanalları, ürpertici bir değişimi özledik. Ben çok batıcı sonuçlara varmamak kaydıyla şiirde her türlü olanağın denenmesinin farklı sonuçlar yaratacağını düşünüyorum. Ece Ayhan’ın bir dizesinden yola çıkalım: ‘nice istanbulinler rehnedildim ben burada’. Şimdi bu dizede dikkat edilmesi gereken birkaç değiştirim söz konusu; Şair, İstanbul’u tarihte Levantenlerin andığı bir isimle zikrederek ona farklı anlamlar katıyor. ‘İstanbulin’ ayrıca ‘rehnedildim’ derken o denli farklı sonuçlar düşünülüyor ki… şiir de böyle biçimlere dönüştürülmeli. Ayrıksı benzetmeler, kopuk anlamlar üzerinden..

  • Czeslaw Miloz diyor ki, ‘Şiir nedir ki, insanları ve ulusları kurtarmıyorsa eğer?’’. Şiirin kaynaklarına bakacak olursak, her şair kendi coğrafyasını bir şekilde şiirinde anlatır/anlatmıştır. Coğrafyayı/kıtayı/ülkeyi/bölgeyi/şehri ve insanı göz önünde bulundurursak ‘şiir’in sesi’ kavramına da varır mıyız? Varıyorsak/varabiliyorsak aynı ülke içerisinde yazılan şiirlerin ses açısından farklılık (bölge, şehir) gösterdiğini, gösterebileceğini ve yine şiirin dilsel bir sınırı olmadığını da kabul etmiş olur muyuz? Türkçe yazılan ve Türkçeye çevrilen şiirleri okuduğunuzda şiirdeki “sesin” giderek bir görev edinmiş/edinmeye çalışan bireyin sesi olduğunu ileri sürmek mümkün müdür? Bunu kanıtlar nitelikte şiirler var mıdır? Yazılıyor mu halâ?

Hüseyin Peker: Elbet toprak, yaşadığı ülke, şairin kendi gelenek-görenekleri, belki en içten dille anlatacağı geçmişidir şiirde. Şair; kendi kopardığı ekmek diliminden çıkan buharı anlatırken daha sıcaktır şiire. İşin içine ebeveynler, çocuklukta edilen kavgalar, yaşam parçaları eklenirse, toprak kendiliğinden sınırlarını çizer. Elbet kendi toprağını sevecek, savunacaktır şair. Hatta ondan bir parçasını sahiplenip ülkesine katmak isteyen yabancı duygularla da dolaşır. Ama yüreğini yakan, annesinden süt emdiği yaka’lardır sonuçta. Bu konuda çok şair var örneklenecek. Ama İstanbul ana memleketi olmuştur kanımca. Çoğu şairin vazgeçemediği beldedir Boğaz, Haliç ve Beyazıt. Bunun dışında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’sı, Rüştü Onur’un Devrek’i, Necati Cumalı’nın Urla’sı, Fakir Baykurt’un Burdur’u, Edip Cansever’in Kapalıçarşı’sı, Ece Ayhan’ın Çanakkale’si unutulmamalı. Sezai Karakoç’un Ergani’si, Nahit Ulvi Akgün’ün İzmir Kordon’u, Attila İlhan’ın Karantina’sı…

  • Biliyorsunuz, şiir gündeminden eksik olmayan bir konudur, gelenek konusu. Gündemde olması şiirin kanallar yoluyla akan, aktarılan olmasıyla ilintilidir diyebiliriz. Geleneğe bir de şu açıdan bakalım; Şairlerin, gerek şiir içine gerekse şiir başına/sonuna yaptıkları alıntıları düşünecek olursak, metinlerarasılık (şiirlerarasılık) hakkında ne söylemek istersiniz? Yapılan ‘’alıntılar’’ ‘o şiire’ nasıl/ne tür bir katkı sağlar? Özellikle ‘şiirin içine yapılan alıntılar’dan, bir alıntı sonucu yazılan (tamamlanan) şiir/ler savını öne sürebilir miyiz?

Hüseyin Peker: Şiirde olsun, yazıda olsun; alıntıya oldukça karşıyım. ‘Alıntı’ların yazı ve şiirin aktığı yolu, başka yöne sürüklediği gibi bir kanı yaşar durur içimde. Hem alıntı yapmaktan kaçınırım hem de alıntı ile işe başlayan ürüne ihtiyatla yanaşırım. Yani ürün arasına yerleştirilen, bu başka ünlüye ait düşünceler, şaire niçin yarar sağlasın? Yaratıcı farklı bir ünlüden niye medet beklesin? Kendi yaratısını yetersiz mi buluyor ya da bir yakası eksik de o ‘alıntı’ ile mi tamamladığını düşünüyor? Bir çeşit destek hareketinden öte değildir, alıntıların yazgısı.

     Ben yaratıcının alıntılarla yapıtını ‘topal’ bıraktığı kanısındayım. Yani o alıntıyla ürün büyümez, destek de almaz, aksine küçülür. Beceri sığlığına bir örnek olur gider. Bence alıntıları düşünmekten, ürün yerleştirmekten kaçalım. Kendi sezgimizin ürettikleri yeter de artar bile. Güvenimiz olsun kendi düşüncelerimize. Başkasına sığınmayalım.

  • “Yaşça büyük şairlerin çoğunun gençleri izlemediğini ya da yeterince izlemediğini biliyoruz. Bu her zaman böyle olmuştur.” Bunu, Cemal Süreya bir söyleşisinde dile getiriyor. Burada yaş sınırı olarak “30 Yaş”ı almak isterdim ama Cahit Sıtkı’ yı kırmamak adına 35 diyelim. Şairlerin birbirlerini yeterince takip etmemesi gerçekliği olan bir konu mu? Bazen geleneği aşmak, ondan farklı bir şiir ortaya koymak, kendisine alan oluşturmaya çalışırken kendinden önceki şiirin (şairin) gücüyle karşılaşan ve bu durumdan “yaşlı (önde) şairin” sorumlu olduğunu düşünen, bu nedenle o şairin(birçok) şiirlerini okumadığını hatta kötü bulduğunu dile getiren birtakım konuşmaları duyabilmek mümkündür. Sosyal medya bu durum için biçilmiş kaftandır. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Şairlerin birbirini yeteri kadar okuduğunu düşünüyor musunuz? Okumanın ve okumamanın şiire katkıları nasıldır? Nasıl olur?

Hüseyin Peker: Önce yaşça büyük ağbi şairlerin kendileriyle hesaplaşma durumu var. ben nerdeyim, ne kadar oldum, yerim neresi, ya da başka deyişle ‘yerimin ne kadarını buldum’. Bu soruların şair içinde kendi hesaplaşmasına verilmesi gerekir diye düşünüyorum. Kısaca, şair kendini kuramamışsa ya da özgün bir yapıt yarattığına emin olmamış, sallantıda bir gidişat içinde hissediyorsa kendini, o şairin kendinden küçük genç şaire vereceği ne olabilir ki! Yani küçüğünü yargılamak, önce kendi potasını kurmaktan başlamalı. Kendi varlığından eminse, otursun küçük kardeşlerine yol açsın, destek sağlasın, yönlendirme çizgisinde yer göstericilik görevi üstlensin. Ben kendini bulma konusunda son dönemde şairin eksik kaldığını, erken büyüme hesaplarına girdiğini düşünürüm. Yani süreç tamamlanmadan, şair kendini bir yerde hissediyor. Sonrası malum..

     Her dönemde birkaç şairin üst sınıfa atlaması kabul görür. Bu bazen öldükten sonra da olur. bir yerlere oturtulur şair. Bazen de yaşarken, yaratı süzgecinde parlak işaretler, onu üst kademelere sürükler.

     Gençlere destek olmanın başka şekillerine eğileyim: Şair ağbi, küçük ve yeni yetişenlerin hangi yolda ilerleyeceği, hangi dergileri okuyup, nerelerde yayın hayatında yükselme potasına gireceği, hangi görüşlere daha yakın durması gerekeceğinin hesabı içerisinde daha tetikte bir varlık göstermelidir.

     Gençlerle ilgilenmeyen, kendini beğenip, kabarıp duran şair makbul değildir. Biz Cemal Süreya’nın okulundan yetiştik. Onun gençler üzerine attığı zarlar unutulmamalıdır. Her birimize türlü yollar açtı kendisi. Ama unutmayalım Süreya önce kendini kurdu, sonra gençler üzerinde söz hakkı elde etti. Bu işin sırası var.

  • Şu açıktır ki, sanatın her dalı birbirinden etkilenmiştir. Fotoğrafı, hem bir ölü (mezar) hem bir canlı (anı) olarak ele alırsak, şiir ve fotoğraf arasında bir bağdan/etkilenmeden söz edebilir miyiz? Nasıl bir etkileşim olmuştur? Ya da şöyle düşünelim; insan hayatında önemli bir yere sahip olan fotoğrafa ‘şiir’ diyebilir miyiz? ( kişinin çizip çektiği şeyleri dışarıda tutarak )

Hüseyin Peker: Fotoğrafın şiirle elbet ilgisi vardır.Fotoğrafı da ikiye üçe ayırırsak, önce fotoğrafa benzer bir ürün olan resim de elle yapılan, imgelem gücünden destek alan bir yaratı. Resmin de şiirle yakın bağı olmalı. Fırça darbeleriyle şiir kurgusu arasında gizli bir bağ söz konusu. İkisinde de aynı beyinden düşünerek üretilmiş, yaratı süzgecinden birlikte kopmuş taraflar söz konusu. Resim yaparken faydalandığımız türlü teknikler, bir başka biçimde şiirde de mevcut. Fotoğraf da resmin daha uygarlık eli değerek şekil değiştirmiş bir dalı kanımca. Fotoğrafın da hareketli olanları sinema, video oylumunda anılıyor. Elbet sinema başlı başına, yaratıcılıkta bir ayrı basamak, çok katmanlı sonuçları var elimizde. Bugüne kadar da vazgeçilmedi sinemadan. Hareketli fotoğraf vs. yaratı alanlarına büyük bir katkı sağlıyor diye düşünüyorum. Birleşen bir dal var aralarında. Müzik dinlerken yazanlar kadar; sinema izleyip esin kaynağını geliştirenler(tabi fotoğraf da buna dahil) çok aramızda. Sanatın gelişme sürecinde artık fotoğrafın da adı var, müziğin olduğu gibi.

  • Bakın şimdi şu sayacağım şeylerin/ Okulu yok (S. Kudret Aksal):

Hüseyin Peker: Bunun birazına içgüdü aracılığıyla yol alıyoruz. Örneğin sevmenin okulu yok, bir içgüdüden kaynak alıyor. Ağlamanın, yazmada parlayan esin hareketinin… İnanmanın, peşinde gitmenin, esiri olmanın, karşı taraflara duyduğumuz bağların, onunla yürüme konusunda inandırıcılığımızın, belki de birbirimize yarattığımız şiddetin okulu yok hep. Her şey okulda olup bitmiyor, bazı şeylerimize içgüdülerimizle karar veriyoruz. Bunu sınıfı da yok, hatta karnesi de..

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ