Derya Derya Yılmaz: Bir Çığlık, Meydan Okuma Metinleri

  • 19 Aralık 2018

Amida, Eğer Sana Gelmezsem (1.2. Basım: Can Yayınları, 2008; 3. Basım: Kırmızı Kedi, 2012;Alıntılar için bak.:Gözden geçirilmiş 3. Basım: Can Yayınları, 2017),çok katmanlı bir ilk roman. Muhteşem Tutkularımızın Bir Sonraki Saati (Can Yayınları, 2016),birbirinden bağımsız altı öyküden oluşan bir öykü kitabı.

Özgün ses, sözle dillenmiş kitapların yazarı, çok yönlülüğüyle bilinen ama en çok öykücülüğümüzün temel taşları arasında anılan Özcan Karabulut.  Diğer eserlerinin arasındanözellikle adı geçenleri seçmemin nedeni, kitapların birbirinin içinden geçiyor oluşu. Şöyle. Romanın çekirdeğini, öykü kitabında yer alanGece, Bir Otel Odasında adlı öykü oluşturuyor.Yayımlanış tarihine bakarsak,romanın daha önce yazıldığı görünüyor.  Ama işin aslı öyle değil.

Karabulut, Gazete Ankarakeçisi’nde yayımlanan 09 Haziran 2017 tarihli söyleşisinde, 2001 yılında çocuk işçilerle ilgili bir tasarı için Diyarbakır’a gittiğini, kentten çok etkilendiğini, yazmadan kurtulamayacağı konuların kafasında belirdiğini söylüyor. O sırada Can Yayınları’nın Gece Öyküleri adlı seçki hazırladığını, bu öyküyü de onun için yazdığını belirtiyor. Ayrıca romanın varlık sebebi olan Amida, çocuk işçiler ve Diyarbakır’ın bir öyküden daha fazlasını kendisine dayattığını da ekliyor.

Amida, Eğer Sana Geri Gelmezsem’le ilgili hemen ilk ağızda, görünenin ardında yeraltı suyu gibi gürül gürül akan politik ülke gerçekliğinin izini süren, bulan, ortaya çıkaran bakışla yazıldığı söylenebilir. Öndeyse bunun birey-toplum üzerine etkilerinin ince ince işlendiği görülür. Daha geriye çekilip bakacak olursak, Gezi’den Suruç’a, Türklerden Kürtlere Süryanilere Ermenilere, çalışan çocuklardanistismara, kadınlık-erkeklikten cinselliğe aşka, özgürleşmedengeçmişle hesaplaşmaya ölüme varlık sorunsalınauzanan konularıişleyerek, derdini, genişyelpazedeokurunasunan bir metin.

Aslındakitap, bir Diyarbakır romanı. Ancak,dünya-ülke kentlerini kanatlarının altınaalarak dolaşıyor. Öte yandan tutkulu, yasak bir aşkın hikâyesi.

Kürt kökenli Dilşa/Amidaevli, üç çocuk annesi,başı kapalı, genç, son derece alımlı ana-kadın karakter. Bölgedeki hemcinsleriyle kıyaslandığında oldukça farklı, gözü pek biri. İlginçtir, yüz altmış yedinci sayfada, “Özgür olmak için özgürlüğümü feda ettim. Böylece, özgürlük şemsiyesi altında özgürlük alanlarımı genişlettim.” der.  Yine, “Başörtüsü bana sokağa çıkma özgürlüğü sağladığı gibi erkeklerden de uzak tutuyor.”(s.173) söyleminde bulunur. Ayrıca “İntihar etme cesareti bana özgürlük sağlıyordu.”(s.167) yaklaşımıyla,“deliliğini” kazandığınıdüşünür. Hatta coğrafyasının kadın gerçekliğini bildiğinden, kendi kız çocuklarının ölmesi için Allaha dua edecek kadar da “tuhaf” bir kadındır.  

Arap kökenli Arat, orta yaşlarını biraz geçmiş,sürekli seyahatler yapan, karısından yeni boşanmış diğer ana-erkek karakter. Çocuk işçiler için Diyarbakır’dadır. Amida’yla tutkulu bir aşk yaşar. Aynı konu için önceden gittiği Bükreş’te sendikacı Carmen’le tanışmıştır. Onun, gelişen bazı olaylar sonucunda Arat’a ettiği beddua gibi kehanet, “Kadınlar senin için ölsün”(s.25), roman içinde romanın, olayların, karakterlerin kaderlerini de belirler.

Kitabın kurgusal şahdamarıysa şurada atmaya başlar. Sayfa yüz on bire geldiğimizde romanın giriş cümlesitekrar edilir. İşte o noktadan sonra, önde ilerleyenin gerçek hayat, geriden geleninse Arat’ın yazmakta olduğu,okuduğumuz roman olduğunu anlarız. Arat şöyle hisseder, “Yazdıkça, yaşadığı(m) hayatı izliyor duygusuna kapılıyor(um).”(s.345)

Etkili başka bölüm de “Üç Pantolon” hikâyesidir. Arat, bir erkek çocuğunun üst üste üç pantolon giydiğini fark eder. Nedenini sorar. Çocuğun, “Amcalar pislik yapıyorlar.”(s.74), demesiyle altüst olur.Hele olayı çocuğun ailesinin bildiği halde kayıtsız kaldığını öğrenince hepten çaresizliğe kapılıp “Çocuklara pislik yapılmasını kanıksamış ailelerle, kendilerini çocukların ölümüne hazırlamış insanlarla çözüme ulaşabilir mi?”(s. 135) diye sormadan edemez.

Amida’nın “Sadece amcalar değil, kocalar da pislik yapabiliyor.”(s.370) demesi hem sarsıcı onlarca cümleden biridir hem de bize final hakkında ipuçları verir.

Satırlarda yolculuğumuz sürdükçe,insan yarası hikâyeler çamurlu su gibi yüreğimize birikir. Çünkü gelişen olaylar vahim, karmaşık hatta dehşet vericidir. Oysa yazarın dili duru su gibidir. Yine de bataklığı görür, kahroluruz. Ama işte bu dil sayesinde bilincimiz oraya saplanıp kalmaktan kurtulur.

2008 Yunus Nadi Roman Ödülü’yle taçlandırılan kitap, elöyküsel anlatıcıyla, kamera-göz yöntemi kullanılarak, geniş zaman bakış açısı sunar bize. Elbette bu biçimin seçilmesi, yazar-okur açısından metne geniş olanaklar sağlamaktadır.Ayrıca özet gibi sunulan kimi bölümler,bize rahatlık verenduraklar olarak algılanabilir.

Yukarıda bahsettiğim Gece, Bir Otel Odasında adlı öyküden başka,Muhteşem Tutkularımızın Bir Sonraki Saati’inde yer alan diğer öykülerin adları şöyle, Cin Ziyaretleri, Matmazel Bendis, Yıldız, Bay Kelimeler,kitaba adını veren son öykü.  

Özcan Karabulut, öykülerin daha hemen başında finalden tutamaklar vererek bir yandan aşağıda ilginç şeylerin olacağı duygusunu okura verirkendiğer yandan daolay akışındaki sıralı anlatışıbozarak metni rutinden kurtarır. Böylece gerilim yaratarak merakta bıraktığı okurunu, deyim yerindeyse oraya“mıhlar”.

Yazar, politik ögelere romandaki kadar yoğun yer vermese deöykülerde de yer yer değinir. Cinselliğin tabu olduğu, ülke gerçekliğini dillendirmenin korkudan öte incinme yarattığı toplumumuzda,bıçak sırtı kelimelerle yürüyerek,suya sabuna cesaretle dokunur. Üstelik bunu lafı dolandırmadan, “gazete haberi” vermekten ustaca kurtararak, doğallıklayapar. Onun, kadın-erkek ilişkilerini derinlemesine irdelemişyazar-insanolarakkonuyu özellikle masasına yatırdığını,metin aralarına yerleştirdiği incelikli saptamalardan anlarız. Bunun içinde aşk da, bilinçaltının dehlizlerinde saklı kalmış cinsel fanteziler de, korkular da, bencillik de ziyadesiyle vardır.

Öyküleri okurken, çocukluktan artık hayatta olmayan anne babalarla hesaplaşmaya,-Oidipus, Elektrakompleksleri- insanın kendine bile itiraf edemediği belki de farkına bile varmadığı salt çıplak hallerine, tutkularına, zaaflarına,aslında karşılaşmalarayataklanır yolumuz. Sonra da açılan çatlaklardan usul usul sızarız.

Anlatım, Bay Kelimeler adlı öykü hariç, erkek bakış açısına yaslanarak vücuda gelmiş. Ancakyine de kadın hikâyeleri görürüz. Üstelik bu kadınlar son derece güçlü, özgür, ne istediğini bilen, erkeğini seçebilen, istediği zamançekip gidebilecek yapıdadırlar. Ve gerek kadınlar gerek erkekler, insani kusurlarını örtmek yerine, yaşadıklarıyla yüzleşecek kadarcesurdurlar.

Öyküleresahne seçilen şehirler, romanda çok daha baskın olmakla birlikte,organizma gibi yaşarlar. Biz, iyi yapılandırılmış karakterleri mahallemizde ararken, dimağımızda beliren mekânları da ete kemiğe büründürürüz. Çünkü yazılanlargerçekliği yüksek metinlerdir. Öyle ki okurken kurguda değil, yazarın anılarını kaleme aldığı anlatılardayoğrulduğumuzu sanırız. İşte bu duygumuzun temel sebepleri kişilerin, yerlerin gerçek hayatta neredeyse birebir karşılıklarının olması, dilin sakin, süsten arınmış, arı biçimde kullanılmasıdır.

Cin Ziyaretleri adlı öykü,Esra’nın artık yaşamayanbabası Cin Nuri’yle olan ilişki zemininden kurulup aslında adsız-erkek anlatıcının ölmüş babası Sarı Salim’le geçmişini sorgulamasına köprülenir. Çünküonun dindiremediğivicdan azabı vardır. Babasına ölmeden önce “Seni ben seçmedim,”(s.29) demiştir. Şu ifadeyse bizi derinden etkiler, “… portakal mevsimi(nin) aslında ölü babalar mevsimi…”(s.27).Diğer yandan Esra’nın kendinden on yaş büyük bir erkekle birlikte olmayı seçerek, kafasında yarım kalan baba figürünü tamamlamaya çalışması da göz ardı edilmemelidir. Karakterlerin yaşadığı mekân Adana’dır.

Matmazel Bendiz, yine adsız-erkek anlatıcıyla hayat bulur. Öykü onun, Matmazel Bendiz takma adını verdiğikadınla yaşadığı ilişkiyi anlatır görünür. Oysa arka planda başka hikâyelervardır.  Burada adı geçen portakal cinselliğisimgelesede, bu güçlü, “güzel” kadının aslında geçmişinde yaşadığı pek çok acıyla derinden yaralandığını, günlükleriniadama okuduğunda anlarız. “Geçmişin(iz)den silmek istediği(niz) bazı anılar vardır,…”(s. 61) tanımlaması,onun çözülmesidir de. Yüzük, asker kepi, aniden gelen telefonlardaki bilinmeyen gizemli kişi, geçmişteki ölü aşk önemlidir. Olayların geçtiği coğrafyaysa Ankara’dır.

Yıldız,politik göndermeleri olan,kadın erkek cinselliğine yaslanarak yazılmışgibi izlenim bıraksa dababa-kız hikâyesidir. “Yıldız’ın saklanmasında kocasının, ya da babasının, veya partisinin payı yok mu?” (s.77) sorusu,karakterin psikolojik durumunu ortaya koyar. Anlatıcıyine adsız-erkek, zeminse Ankara’dır.

Bay Kelimeler, yazmaya gönül indirmiş, cümleler, kelimeler, harflerden oluşan “uçucu” bir dünya kurmaya çalışan adsız-kadının,belki de yarattığı “düşerkekle” hayatını sorgulamasıdır. Çocukluğuyla, anne-sakat kardeş-baba temeli üzerinden yüzleşip yazaraközgürleşmeye, değişmeye çalışan kadının öyküsüdür. “…başka bir kadın olmanın hayalini kurardım.” (s.85) derken tam da bunu açıklar. Anlatıcı,adsız-kadın, düzlemyine Ankara’dır.

Kitaba adını veren son öyküdeMuzo’yla, kızı yaşındaki Katya’nınbirliktelikleri anlatılır. Katya, trafik kazasında kaybettiği anne-baba eksikliğiniMuzo karakterinde tamamlıyor gibidir. Ancak kaçınılmaz olan gerçekleşir, Katyakendi yaşında biriyle onu terk eder. “Kendisini oyunun dışında kalmış hisseden, hayat yorgunu…”(s.114)Muzo’ysa öylece kalakalır. Anlatım elöyküseldir, olaylarsa Çanakkale’nin Kömür Limanı Koyu’nda gerçekleşir.

Özcan Karabulut metinleri, bireyin bedenini, bilincinin ötesindeki özünü, unuttuğu “insan” yanını görmesini sağlayan,korkusuz bir edebiyatçının gürültüsüzce ama canhıraş çığlığı, Var mısın, diye soran meydan okumasıdır.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ