Bütün Sanatların Tek Torunu: Sinema

Mahir Karayazı

Yazarın şu ana kadar yazılmış 1 makalesi bulunuyor.
  • 15 Aralık 2018

“Sanat filmi” tamlamasını duyduğumda, o ironik sorular gelir aklıma: “madem bunlar sanat filmi, o zaman diğer izlediğimiz filmler ne oluyor?” ya da “sinemanın sanat sayılması için böyle mi yapılıyor olması lazım?”…

Bu tamlamayı gördüğümüz filmlerdeki durağan yapı, ana eksende karakterlerin psikanaltik düzlemde, kendisi haricinde kalan her şeyle (nesneler, kişiler, olaylar ve doğa ile) arasındaki ilişkiyi anlatmaya çalışma çabasından mıdır bilinmez, “sanat filmi” söylemini dillendirenlerin belki de dışlamaya uğraşmasından oluşturdukları dildendir. Bunun temelde standart anlamıyla hikayecilik ve hikaye düzlemindeki “giriş, gelişme, sonuç ve en temel yerdeki olay ve olay örgüsü” ezberimizi bozamamızla alakalıdır.

Neden mi? Yıllarca “aile” ve “okul” denilen sistematik öğütücü içerisinde düşünmemek, varolanı taşımak ve bunun üzerine şekillenmek zorunda hissettirildiğimizden olsa gerek, derin düşünme ya da mevcut “an”dan, hayatınızda olmuş olandan ziyade, olacak olanı bekleme ve umma kaygısı; izlediğimiz, dinlediğimiz, okuduğumuz her şeyi de bu yanımızı doyurması kaygısıyla şekillendirdi. Tabii ki sürekli yaşadığımız ikame ve idame sorunları da bu büyük, yüce ve (tek başınalığımızdan uzak) güçlü karakterlerde gördüğümüzle masturbatif doyumlara ulaştık, ulaşıyoruz. Aslında hayatında bir hikaye olmadığını, sadece işi, evi, karısı, kocası, çocuğu, anası, babası arasında kokuşmuş akrabalık ve ahlak ilişkileri içerisinde kendi kaldığı durumdan çok, bu tarz durumların anlatılmadığını (anlatılmayacağını) düşünen kişi, sanat ürünlerinde (ki bana çok zanaat ürünlerinde) kendisini tamamlamaya uğraştı. Kahramanın varlığı, yokluğuyla müdahale edemediği o ezberletilmiş hayatta kalmasını sağladı. Bu yüzden dizilerde ölenlere cenaze ilanları verdi, setlerine düzenlenilen turlara katıldı, yeri geldi televizyon binalarını bastı, sinemada kötü karaktere bağırdı, acı çeken karkatere ağladı. Belki de kendisini aldatan karısını ya da kocasını (tam tersi de mümkün) gördüğünde kendisinin, o sessiz halde televizyona takılı gözlerinin ve büyük tartışmaların dışında içine atarak yaşadığı hayatı görmezden geldi. Diğer, gördüğü hikayede bir şekilde kendini tamamlamaya çalıştı. Asıl gerçeğimiz olan gazetelerin üçüncü sayfalarındaki vahşetten ve kokuşmuş ilişkilerden uzak olduğunu sanmak istedi.

Ya da Amerikan sinema endüstrisi ve bu gücü dikkatle ve özenle şekillendiren siyasi yapı bize hep tek başına mücadele eden ve hep galip gelenlerin (girişimcilik) hikayeleriyle kendi düzleminden uzak, saçma sapan  kahramanlık anlatılarında destanlarında yer bulmayı umdu. Kah Rambo’nun Afgan halkını sefillikten kurtarmak ve özgürlük götürmek amacıyla tek başına verdiği mücadeleleri gözleri açık; kah dünya savaşlarını sonradan anlatan filmlerde (birkaçı hariç ki özellikle “The Reader”ın bende tam tersi bir yer edindiğini de ekleyeyim.) vahşeti gerekli kılan anlatımlarla sunulmasına göz yumarak, gözlerimizi daha da bir açarak izledi, izliyoruz. Belki bu sebepten Irak işgalini de canlı yayında izliyor olmak, bizde teknolojinin gelişimi sayarak, izlememize, filmlerde gördüğümüz şiddet sahneleri gibi algılamamıza neden oldu…

Velhasıl ilerleyen zamanlarda olası diğer yazılarımda daha da uzun değineceğim bu sosyal yapıyı bir köşeye bırakıp; az önce alt metninde isimin andığım (“Üçüncü Sayfa” Zeki Demirkubuz’dan başlayarak; yukarıdaki hasbıhale de değinerek yükselişteki (ve belki de başlıktan ve girişten anlaşılacağı üzere serzenişteki) Türkiye sinemasına (“sanat filmlerine”) ve diğer sanat dallarıyla ilişkisine kısaca bir değineceğim.

Demirkubuz’un söyleşilerinde de söylediği ve filmlerinin alt yapısının “romancılık” üzerine kuruyor olması (bunun bir seçim olmaktan çok, sonucu olduğunu söyler) ve hatta “yabancı” romanında esinlenerek çektiği “üçüncü sayfa”, senaryolaştırıp aynı adla çektiği “kıskanmak”ı da onu iyice bu söylemin içine taşıdı. Gerçi senaryosu kendisine ait olan “Kader”deki Bekir karakterinin; halı ve beyaz eşya dükkanı sahibi babasının yanında çalışan iyi bir çocuktan, gözü dönmüş bir karaktere, oradan bir aile babasına ve nihayetinde tükenmiş bir adama dönüşüp üç ayrı kişilikle karşımıza çıkması da bir romanda olabilen bir dil kullanımıydı.

Yazının girişinde de değindiğim “giriş, gelişme, sonuç” yapısından belki de sinemaya en yakın sanat dalı “roman”dır. Ki dünyada ve bizde de defalarca denenmiş ve çoğu kez de başarılı olmuştur. Ki “Yılanların Öcü”, “Selvi Boylum, Al Yazmalım” gibi iyi unutulmaz uyarlamalarla da karşılaştık.

Peki sadece romanın yapısı mı sinemaya en yakın? Bu sorunun cevabı elbetteki “hayır”. Zaten son dönemde şiirsel sinema ya da şiir sineması gibi tamlamalar da dilimize girmişken ve dünyada sayılı da olsa kieslowski gibi örnekleri de varken şiirin sinemaya zaten dair ve ait olduğu da aşikar. Türkiye’de bu bayrağı en önde koşturan Semih Kaplanoğlu’nun ürünlerini izlediğinizde (şiirle ne kadar ilişkili olduğunuz ölçütünde) şiirin sinemadaki karşılığını görmüş olursunuz. “Yumurta”nın ilk sahnesinde kadrajın önünde çatala ayrılmış puslu yoldan gelen yaşlı kadının, kameranın önüne gelen yolun çatalından çerçevede kısa bir süre durup, yoluna çatalın diğer tarafına arkasından gidiyor oluşu bile şiir gibi, başlı başına bir kısa film sayılabilir. Ha keza “Süt”te madenci arkadaşına yayımlanmış şiirini göstermek için giden ana karakterimiz, arkadaşına olan biten anlattıktan sonra, kadrajın gördüğü yerde baretinden yayılan ışık ve ışığın kamerayı birkaç defa kaplaması, görüntü ışıktan her kurtulduğunda arkadaki ocağın ve işçilerin görünüşü… Bu örnekleri daha çoğaltabiliriz. Zaten Kaplanoğlu’nun film anlayışı da işte burada şekilleniyor. Her bir sahneyi bir şiirin dizesi gibi oluşturuyor. Ve toplamda bütünlüklü bir şiir de ortaya çıkmış oluyor. Ve hatta yine “Süt”ün girişinde süt kaynatılarak, sütün kokusuna geleceği bilinen yılanın çağrılması gibi Anadolu geleneksel yaşama kurallarının da altı çizilerek, genelin için, genele anlatılan bir şeyde lokal özgünlüklerden de faydalanıyor…

Şiiri de Semih Kaplanoğlu’yla ilişkilendirdikten sonra kendisiyle tanışma ve sohbet edebilme şansı da yakaladığım Özcan Alper’le de bu yazının finaline yol alalım.

“Sonbahar”da diğerlerinden farklı olan bir şey var. Diğerlerinden farklı derken Türkiye sinemasında daha önce rastlamadığımız “resim” tekniği var. Benim için filmin en önemli ve en güzel sahnesi olan; deniz kıyısından güneşin batışının resmedildiği (resmedildiği diyorum. çünkü bir sahne yok bana göre ortada. Gördüğümüz bir tablodur çünkü.) ve iki kişinin güneşle

beliren gölgelerini gördüğümüz, sohbet ederkenki beraber yürüyüşlerinin olduğu sahne. Burada izlerken defalarca siz bir tabloya bakıyor gibi düşünüyorsunuz. Ve o iki kişinin konuşmaları hikayenin oraya kadar olan kısmını da bildiğinizden derin derin kıyıya çalan dalgaları düşünmeye başlıyorsunuz. (ki böyleyken konuşmaları duymasak çok daha güzel olacakmış gibi geldi bana.) Ve filmin ev sahnelerini düşündüğünüzde “ressam”ın işine devam ettiği, ilk sergisini açmış birinin tablolarına büyülenmiş halde bakarken buluyorsunuz kendinizi. Nihayetinde anlattığı da halı altına süpürülmüş bir Türkiye hikayesi olunca filmi başından sonuna gözlerinizi ayırmadan izliyorsunuz.

Gerçi Demirkubuz’un filmlerindeki yol gösterimleri (mesela Kader’de halıcı çocuğun mahallesinde bir “y”  harfini andıran ve hikayenin akışına göre karakterin bu yollardan birine devam etmesi sırasında durur hali de bir resim algısı oluşturduğu gibi; Van Gogh’un “buğday tarlası ve kargalar” adlı tablosundaki “v”yi  andıran ve belki aşağısında uzayan ya da biten, ama asla ne olduğunu bilemeyeceğimiz Süt’ün giriş sahnesiyle Kaplanoğlu’nundaki gösterdiği yol ve “Sonbahar”da iskelenin ortasına kadar yürüyüp dev dalgalara karşı duruşu da şiirsel bir kudretin sözcüsü gibi olan Özcan Alper’in diğer sanatlarla iç içe durdukları görülüyor. Öte yandan filmlerinde müzik kullanmayan Zeki Demirkubuz’un “Kıskanmak”ta kullanmış olması, “Sonbahar”ın unutulmaz müziklerini de katıp düşününce; sinema, bütün sanatların toplamıymış gibi duruyor. Tabii “sanat filmi” yapabilene…

Yukarıda saydığım durum ve haller neticesinde; diğer sanatlar birbirlerinin ataları olduğu iddiasıyla dönenip dursunlar, “sinema, bütün sanatların tek torunu” olmuş çoktan.  İcracı için de algılamak isteyen için de…

 

Mahir Karayazı

mahirkarayazi@gmail.com

(İlk yayınlanma: BirGün Gazetesi 2009 Mayıs)

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ