Şerif Fatih ile Söyleşi // Levent Karataş

  • 14 Kasım 2018

Şerif Fatih Kayıp Takvimi & Deneme Yayını

 

L.K.: Egemen Berköz’ün eski kitaplarından birinin adıydı: Bu Kitapta Sen Neredesin? Şerif Fatih & Kayıp Takvimi.  Peki bu kitapta sen nerdesin?

Ş.F.: Belleğimizde geçmişin izini sürerken ansızın bir hatıramızda yoğunlaşırız. Kendimizi bazen anının içinde olanları izlerken bazen de anının baş aktörü olarak buluruz. Freud buna gözlemci ve alan anıları diyordu. Bu kitapta ben hem aktör hem de gözlemciyim. Kimi şiirde kayboldum kimi şiirdeyse kendimi bile isteye kaybettim.  Kaybolduğumda aktör, kaybettiğimde gözlemci. Bu kitapta nerde olduğumu bilmiyorum diyemem. Belki de hatırlamakla bilmek arasında bir yerde.

 

L.K.: ZAMAN KİTABI, O ADAMLAR KİTABI, SERÜVENLER KİTABI, RÜYALAR KİTABI, İTİRAFLAR KİTABI isimleriyle beş bölüme ayrılmış kitabın. Ve en uzun bölüm SERÜVENLER KİTABI bölümüne ayrılmış ( ki söz konusu bölümün gençlik şiirleri olduğunu hissettim ben.) Kitap bütünlüğü matematiksel olarak mı sağladın? Bütünlük-ölçü Kayıp Takvimi için ilk kurulacak cümlelerden de.

Ş.F.: Matematiksel yerine düşünsel ve bilinçli demeyi tercih ederim. Zaman Kitabı, O Adamlar Kitabı ve Serüvenler Kitabı bölümlerini bir bütünün parçaları olarak düşündüm.  Zaman Kitabı’ndaki şiirler için Kutsal Kitapların bazı bölümlerini tekrar tekrar okudum. O Adamlar Kitabı’ndaysa daha çok dışarıya baktım. Serüvenler Kitabı’ndaki şiirlerin çıkış noktası Odysseia Destanı’ydı. Gençken yazmadım ama dediğiniz gibi gençlik şiirleri onlar. O şiirleri yazarken Odysseia’yı kaç defa okudum bilmiyorum. Her okuduğumda geçmişin içinde şiir yazarken buldum kendimi. Süreç içerisinde bütünselliği bozmadan bazı peygamber ve filozofların gerek yaşadıklarını gerekse anlattıklarını dâhil ettim Serüvenler Kitabı bölümüne. İtiraflar Kitabı’nı Augustinus ve Rousseau’nun itiraflarını okurken, Rüyalar Kitabı’nıysa annemin bir rüyası üzerine yazmaya karar verdim. Rüyaların tabiri için iki tane ansiklopediyi inceledim ve uzun bir süre Serüvenler Kitabı’ndaki şiirlerle bu rüyaları nasıl bağdaştıracağımı düşündüm. Ama bu düşüncelerin hepsi şiirden önceydi. Düşünce şiir yazılırkenki zihinsellikte şiirde iğreti durmaz, duyguyla bütünleşir. Fakat şiirden önce ve sonra bir düşüncenin, felsefenin şiire yama yapılması suyu bulandırır.

 

L.K.: Efsaneler-Mitolojiler-Destanlar-Epik metinler-Kutsal kitaplar… Kayıp Takvimi’nde Belki de Tanrı’yı tanımlayan her şey şiirleşmiş. Ne dersin?

Ş.F.: Tanrı’yı tanımlayan her şey. Ne korkutucu bir cümle. Tanrı, insan aklının en yüksek soyutlaması. Yani düşüncenin konusudur. Ben Tanrı’yı teolojik bir idea olarak alıyorum. Kant’ın agnostik realizmine göre Tanrı, evren ve ruh ideleri salt aklın deneyiminin sınırlarını aştığı için sonsuza kadar bilinemez kalacaklardır. Aslında Tanrı’nın varlığını tanıtlasak bile Tanrı inancını ve inançsızlığını çürütemeyiz. Kant bu yüzden “İnanca bir yer açabilmek için bilmeyi bir yana bırakmak zorunda kaldım.” demiştir. Yani bilginin imkânını sadece fenomenlerle sınırlandırmıştır. Bu noktada asıl yapılması gereken Tanrı’nın varlığını ya da yokluğunu seçmektir. Benim şiirime yansıyan kısım; Tanrı’nın tanımına dair değil; varlığı ile yokluğu arasında gidip gelirken bir seçim yapma mücadelesidir. Hem kendimi hem de Tanrı’yı sürekli olarak sorguluyorum.  Tanrı’nın varlığını seçip, varlığından şüphe etmek. Sürekli bir çatışma hali. Efsanelere, kutsal metinlere, destanlara, mitolojiye başvurmam bundan dolayı. Yaşadığım kararsızlığın ve kuşkunun gerginliği şiirime yansımıştır. Kuşkuyla yaşamak da benim tercihim. Ölüme hep çok yakın ama hep diri bir yaşama duygusu bu.

L.K.: Arkaik bir dilde ve zamansızlıkta, içindeki şaire anlat diye sesleniyorsun. Şiir akarken sorular yanıtlanıyor. Şiirle yanıtlanamayacak soru nedir Fatih? Olası mı bu?

Ş.F.: Hölderlin, “Bilmenin dili sezmesi gibi dil de bilmeyi anımsar.” tespitinde bulunur. Burada bilgi kendine uygun dili sezerek bulur ve dilde yapısı gereği zihin ve hafızadaki bilgileri, verileri hatırlar. Yani dil- bilgi, özne-nesne ve madde-tin ilişkisi şiiri etkiler. Fakat şiir, doğrudan bir kavramsallık içermediği için, sorulacak soruların cevapları bilme, anlama ve tanımlama değil; algılama, sezme ve imgeleme yoluyla anlamlandırma olacaktır. Yani şiir, bilginin doğrudan nesnesi değildir. Bu noktada cevap vermekten veya  cevabı beklemekten vazgeçmeye ne dersiniz? Ben vazgeçtim. Soruları sormak yerine yutkundum.  Tüm ruhsal durumların birliğinde bir an özgür hissetmek istedim kendimi. Belki de şair, kendi varlığıma yaklaşmanın, ona dokunmanın sırrını anlatacaktı. Vazgeçmek gerekir. Bazen sorulardan bazen de cevaplardan…

L.K.: Gök çocuklarının ilahi dili midir yaklaşmaya çırpındığımız sır kapısı?

Ş.F.: İlahi dil diye kavramsallaştırılan bir dilden bahsetmek doğru gelmiyor bana. Şiir, verili dili aşsa da dilin kendisiyle yazılır. Şiirin dili aşması, dilin anlamsallığının ve açıklayıcı yönlerinin aşıldığını gösterir. Buradaki aşkınlık verili dilin gerçekliğine dairdir. Şiirin dille ilgisi bakımından bir kavramın, olgunun, imgenin gerçekliği aşkın olması dili ve insanı aşkın olduğu anlamına gelmez. Bu nedenledir ki şiir ne dile ne de anlama indirgenemez. Edebi söylem, imgesellik bu aşkınlığın neden olduğu çok anlamlılık ve her türlü gerçeği temsil etme yerine onu üretme, yaratma durumundan kaynaklanan gerilimden doğar.

Belki bahsettiğiniz sır kapısı bizzat kendi varlığımızdır. Eğer öyleyse sırrın çözümü, benim kendimi aramam, kendi varlığımı anlamam; etrafımı, tüm ötekileri ve varoluş nedenimi anlamlandırmamdır. Bunu kimi felsefi söylemle kimi bilimle yapar kimi dinle kimi de sanatla yapar. Ben bütün bunları sanatla yapıyorum. Ama mesele yaklaşmak değil o sır kapısının sırrının mahiyetini biraz olsun sezmek. Belki de o sır ölümün ta kendisidir. Ölmeden bilemeyiz. Ölünce de bir kendimiz biliriz. O zaman bunu bilmek ne işe yarar?

 

L.K.: “Söndürün hayat ışıklarını artık…” Son Perdesi Kayıplığın şiiri böyle başlıyor… şiirin devamlılığında bir rüya halinde öteki benlerine yolculuk başlıyor. “Kayıp benim çünkü” de demiştin konuşurken. Kayıp olanın sen olduğuna ben kişisel olarak inandım Kayıp Takvimi’ni okurken… Okura kayboluşun hayali ve hafif ülkelerinden söz eder misin ve kayıp imgesinden de…

Ş.F.: Arapça ġyb kökünden gelen kayıp, ġayb  kelimesinden türemiştir. Ġayb aşina olduğumuz bir kelime. Görünmez, akıl ve beş duyuyla kavranamayan, gizli, bilinmeyen anlamları var. Ben de biraz tanrısallık yüklemeye çalıştım kayıplığa. Kitaptaki çıkış noktam Odysseia Destanı’ydı. Odysseus’un kayıplığından oldukça etkilendim. Kendimi gördüm Odysseus’ta. Sonra Musa Peygamberin Nil Nehrinde bir sandıkta bulunması, İsa Peygamberin çarmıha gerilişinden sonrası, Yunus Peygamberin kavmini terk etmesi ve bilinmezliğe yolculuğu daha sonra da geri dönüşü, Nietzsche’nin yazgısı, Kierkegaard’ın melankolisi. Bunların hepsi benim için kayıplığa dâhil. İbn Tufeyl ve İbni Sina’nın  Hay bin Yakzan’ı da öyle. Benim yazmaya çalıştığım kayıplık mekândan ve sonrasında zamandan arındırılmış bir kayıplık. Burada Bergson’a atıf yapmam gerekiyor. Çünkü o içsel olarak hissettiğimiz zamanla, mekân katılmış fiziksel zamanın birbirinden ayrı olduğunu ilk fark edenlerden. Bergson zamanı, ölçülebilir ve mekânlaştırılmış olan homojen zaman ve içsel, bilinç hallerine bağlı olan heterojen zaman olarak ikiye ayırır.  Heterojen yani içsel zaman, birbirinde eriyerek birleşen bilinç hallerimizin geri döndürülemez ardışıklığıdır. Bu zamansallık için süre kavramını kullanır Bergson. Süreye ancak sezgiyle ulaşılabilir. Benim kayıplığım, iflah olmaz bir şüphenin içinde bilinç hallerimin erimesi. O adamlık sezgisiyle mekândan kurtulup içsel bir zamansallıkta tam bilinmeme, bulunmama hali.

 

New Tan 100%

L.K.: Yolunu bulmak için mi yazıyorsun, kurallarını koymak için mi?

Ş.F.: Metafizik kavramları ampirik yöntemlerle açıklayamayan bilim adamları gibi soyut kavramları reddeden şairler de şiiri sadece maddeye indirgeyerek, birçok disiplinin içine dahil olduğu, hayatı, insanı ve evreni içine alan şiirin sonsuz yarı çaplı dairesini küçülterek çevresini, alanını hesaplamak niyetindeler. Bu durum onların şiire bakışlarının da sınırlı olduğunu gösterir. Burada kendi etrafında dönenler ile şiirin merkezinden sonsuz dairesine doğru yol alanlar arasındaki fark hem hayatı duyumsamak hem de kendini aramak, kendi iç sesine kulak vermek adına yol alanlarla denize dökülen bir ırmak olmayı tercih edenler arasındaki farktır. Şairlerin yürümeye başladıkları merkez doğuştan gelen yetenek ve yaratıcılıklarıdır. “Felsefe yolda olmaktır” diyen Karl Jaspers’  ın bu savını şiir için söylemek yanlış olmayacaktır: Şiir yolda olmaktır.  Yolda olmak, denize dökülmemek şairin kaderidir. Son kertede şiir; şairin yolda olmasıdır, sürekli bir akıştır,  durgunluğun tersidir. Mesele yolu bulmak değil yolda olmaktır. Kural koyma süreci de buna dâhildir. İkisini ayırmak değil beraber omuzlamak yaptığım iş.

 

L.K.: Yazı ya da yazgı; dünyalı kodlaması varlığın… Olağandışı sayı bağıntıları ve veri kümeleri olamaz mı?

Ş.F.: Protagoras “İnsan her şeyin ölçüsüdür” , Platon ise “Tanrı her şeyin ölçüsüdür” der. Ben de her insan için ölçü kendi zihnidir diyorum. Hem yazı hem de yazgının ölçüsü zihindir. Evrene ve beynimize kaos hakimdir. Beyin hem canlılık hem de zihin üreten bir organ. Her ne kadar zihin-beyin ilişkisi tam olarak açıklanamasa da beynin biyolojik yapısının zihinsel yetilerimizi etkilediği bir gerçektir.(Beyin ve zihin birbirlerinden yapısal olarak farklıdır. Bu konu çok detaylı bir bahis. Şimdilik özet geçmekle yetineceğim.) Beynin en önemli özelliği, her yaşantı, deneyim ve duyumda değişmesidir. Sinir hücreleri (nöronlar) sürekli yeni bağlantılar kurar ve böylece beyin fiziksel olarak sürekli değişir. Plastisite adı verilen bu değişim aynı zamanda işlevseldir. Beynimizdeki kaotik yapının nedeni plastisite denilen değişimdir.  Beynin yapısındaki bu değişim zihnimizi de etkiler. Zihindeki veriler bilinç seviyesine her çıkışında farklı bir şekilde anlamlandırılır. Zihnimizdeki her türlü veriyi yeni verileri algılamakta kullanırız. Bu bağlamda geçmişteki bir hatırayı her zaman farklı hatırlarız. Zihnimizdeki bir deneyim önceki deneyimlerle ve dahi hayal gücümüzle beraber şekillenir.

Ve kaos. Kaos düzenin karşıtı yani düzensizlik. “Her şeyden önce kaos vardı” diyen Hesiodos ile “Her türlü kaosun içinde bir düzen her türlü düzensizliğin içinde de gizli bir düzen vardır” diyen Carl Gustav Jung’u anmam gerekir. Bugünün bilim dünyasında kaos, öngörülemez, düzensiz bazı sistemlerin ve olguların daha farklı matematiksel bağlantılara kendine has bir düzene sahip olması anlamında kullanılıyor. Ağaçtan düşen yaprağın nasıl bir yol izleyerek düşeceğini hesaplayan matematiksel bir formül var mı? Hayır. Ne hesaplanabilir ne de tahmin edilebilir. Doğrusal olmayan sistemlerin hepsi için geçerli bu. Bir başka örnek hava tahminleri. İki gün sonra havanın nasıl olacağına dair yapılan tahminlerin giriş parametreleri bir ana aittir. Hava durumu, girdileri her an değişen ve dolayısıyla sonuçları da sürekli değişen kaotik bir sistemdir. Kaotik sistemlerin en önemli özelliği giriş parametrelerinin sürekli değişmesi ve buna bağlı olarak sonucun da değişmesi. Her an değişen sonuçlar bir sonraki sonucun girdisi olarak kullanılıyor. Yani sonuç, sistemin her an değişen girdilerine ve kendi içsel değişim kurallarına bağlıdır. Kelebek etkisini hemen herkes duymuştur. Ek olarak fraktal geometri ve garip çekerler sistemlerini incelerseniz kaos ve kaotik sistemlerdki merakınızı giderebilirsiniz. Geçmişteki her şeye bağlı sürekli değişen girdilerle sonuçları tahmin edilemez sistemler. Evren ve beynimiz. İlk defa gördüğünüz birini tekrar gördüğünüzde farklı şeyler hissedersiniz. Aldığınız her nefesin vücudunuzdaki etkisi daha önceki nefeslerinizin etkilerine bağlı. Bilinç hallerimiz için de aynı durum geçerli.

İşte size olağanüstü sayı bağlantıları ve veri kümeleri. Evren, insan beyni ve etkiledikleri her şey. Yapılan her tercihte değişen bir yazgı. Belki bir gün evrenin ve insanın kaotik olan yapısına, olağanüstü matematikselliğine dair bir şeyler söyleyebiliriz.

L.K.: Kayıp Takvimi’nde bir de Takvim imgesi var. Neden takvim?

Ş.F.: Takvim, zamanın çizelgesi. Takvimlerin tarihine girmeye lüzum yok. Biz de mecazi olarak yapılacak bir işin evrelerini zamana bağlı olarak gösteren program, çetele olarak kullanılıyor. Kayıp Takvimi, benim intihar fikriyle yaşadığım bir şuur halinin çetelesi. Vazgeçme hissimin, yaşamın gölgesine kuşkuyla sığındığım anların takvimi. Her dize her şiir bu takvimin bir yaprağı.

 

L.K.: 21.yy’da yaşadığımıza inanıyor musun?  

Ş.F.: Evet yaşıyoruz, hem de diğer tüm canlılarla beraber yaşıyoruz. Canlılar doğar yaşar ve ölür. Çünkü yaşamak canlılığını, hayatını sürdürmek, sağ olmak, varlığını sürdürmek demek. Ama yaşamak başka bir şeydir iyi yaşamak başka bir şey. Canlıların yaşaması, yaşamaya devam etmesi için akla, düşünmeye ihtiyacı yoktur. İçgüdüler, dürtüler bunu halleder. Ama iyi yaşamak için yaşama bilincine ve akla ihtiyacımız var. Bugün için, sadece doğan yaşayan ve ölen canlı olarak insandan bahsedebiliriz. Ne yazık ki bugün düşünceye ve bilince ihtiyacı olmayan düşünmenin yerine imgeyi koyan, haz için yaşayan yani sadece canlı olan bir insanlıkla karşı karşıyayız.

Evrende bilinç düzeyi en yüksek olan canlı insandır. İnsanı diğer canlı türlerinden ayıran en önemli nitelik olan bilinç, tercihte bulunmamızda ve irademizi kullanmamızda etkilidir. Evrimsel olarak da bilinçli olmamız için gereken bir neden yoktur. İnsan günlük hayatında trans halindedir. Bu nedenle farkında olmadığı şeyleri tesadüf olarak adlandırır. Oysa algı, bilinç ve beyin üçgeninde insan sürekli öğrenilmiş ya da doğuştan gelen biyolojik güdülerle hareket eder. Bergson’ a göre kendini bilmek kendi olmak ötekini algılamak bilinç sayesinde olur.

Ön beynimiz (Frontal Lob ve Serebral Korteks) bizi diğer canlılardan nitelik olarak ayıran beyin bölgemiz. Birçok farklı canlıyla beyin yapımız biyolojik olarak belli oranlarda benzerlik taşıyor. Fakat önbeynimiz hazzı erteleyebilme, iradeli davranma özellikleriyle bizi insan yapan bölüm. Bilimin beyin ve bilinç konularında henüz alacağı çok yol var. Yine de yapılan araştırmalarda önbeymimizin, bilinçli olmamızı sağlayan bölge olduğu düşünülüyor. Ön beynin kısımları geliştikçe insan olma durumumuz ve bilinç seviyemiz artar. İnsan düşünce ve bilinci yok sayıp anlık hazlara kendini bıraktığında sıradan bir canlı olur ve gittikçe zombileşir. Zombileşen insan haz için yaşar. Düşünceyi, sanatı, inanmayı, bilgiyi değil hazzı arar. Bu bir çeşit kölelik bana göre. Aristoteles, “köle canlı alettir” der. Haz için yaşan, içgüdü ve dürtülerinin esiri olan insan canlı bir alete dönüşür. Son kertede bilincini kullanmadan daha çok hazzı arzulayan, ölüm sonrasını mükemmelleştirmek için her türlü vaade boyun eğen, iyi yaşamak yerine sadece yaşamayı isteyen bir insana doğru evrimleşiyor türümüz.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ